24 Aralık 2007 Pazartesi

Kulüpte Bir Yıl: İzlenimler

Bulgaristan ve Romanya'ya, Avrupa Birliği'ne üye olmalarının birinci yıldönümünde gittim.

Avrupa Birliği'nin 2004 genişlemesine gecikmeli olarak 2007 yılbaşında eklenen bu iki üye ülke, genişleme ile ilgili çarpıcı gözlemler yapma fırsatını verdi bana. Genişlemenin güncel etkisini izlemek için en iyi iki ülke ve en iyi zamanlamaydı...

Gezimin yarısı boyunca bol bol Romence ve Bulgarca duydum, diğer yarısında duyduğum başlıca dil ise Türkçe’ydi. Gerek Kırcaali ve Filibe’de, gerekse Köstence’de.

Kırcaali Belediyesi'nde bana bilgi veren belediyenin genel sekreteri Sezgin Bekir, hayatlarında AB üyeliği ile beraber pek çok şeyin değiştiğini söylüyordu.

'Biz artık Akdeniz'e bağlanıyoruz' derken, Bulgaristan'ın çoğunlukla Türkçe konuşulan güney bölgelerinden Yunanistan'a ve Batı Trakya üzerinden de Ege'ye ulaşacak yeni otoyolu kastediyordu mesela.

Bu otoyol bölge halkını çok heyecanlandırmış durumda. Kırcaalililer, Rodop dağlarının güneyinde, Yunanistan'daki Türkçe konuşan komşuları ile ilk kez karşılaşacak, tanışacak gibi heyecanlılar.

Romanya'nın Köstence kentindeki Tatar Birliği'nin başkanı ise Bulgaristan'daki Tatarlar ile ortak kültürel projeler geliştirmekte olduğunu söylüyordu.

"Üstelik artık Bulgaristan'a giderken kimseden izin almama, vize almama falan da gerek yok" diyordu.

Şantiye gibi

Bükreş'te görüştüğüm okul arkadaşlarım ise kendileri için açılan yeni ufuklardan memnun görünüyordu. Okul için Belçika’da bulunduğumuz sırada Romanya daha birliğe üye değildi ve bu arkadaşlarım memleketlerine dönünce iş bulmaktan bile ümitli değillerdi.

Şimdi ise üç arkadaşımın ikisi, Bükreş’te çok iyi koşullarda yeni işler bulmuştu. Üçüncüsü ise Karpat Dağları’nda bisiklet turları düzenleyen küçük bir şirket kurmuştu.

Bükreş’teki değişim çok bariz. Şehir bir şantiye gibi. Altyapı yatırımları her yerde dikkat çekiyor. Burası, eski ile yeninin, zenginlikle yoksulluğun hala kol kola olduğu bir şehir. Ancak buna rağmen “eskiden durumumuz daha iyiydi” diyen de yok pek.

Bükreş dışındaki Bolen köylü pazarında açıkta et satan kasaplar da; Rahova mahallesinde sokaklarda pet şişelerde şarap ve süt satanlar da dahil buna.

Üstelik ‘yaptığınız iş ve sattığınız ürünlerin sıhhi koşulları AB kurallarına uymuyor’ diyen belediye yetkilileri ile yaşadıkları sonu gelmez tartışmalara ve ödedikleri para cezalarına rağmen.
Yoksulluktan, koşullardan şikayet edenlerin hedefinde Avrupa Birliği üyeliğinin bulunduğu söylenemez. Bunun yerine genel olarak şikayet edilen şu: “Evet, değişmek istiyoruz. Ama biraz zaman lazım. Öyle bir anda olacak işler değil bunlar.”

En kötümser olması beklenenlerin dahi öfkelerini ya da tepkilerini yöneltirken en kolay hedefi, yani Brüksel’i seçmemeleri dikkat çekici.

‘Uzun atlama rekorumuz yok’

Tarım Bakanlığı’nda görüştüğüm bakanlık genel sekreteri Sorin Chelmu da dahil, bu tutumu benimseyenlere. Ülke tarımının geçirmekte olduğu dönüşümü anlatırken o da benzer şeyleri söylüyor:

“Evet, biz bir kulübe girdik ve bu kulübün kurallarına elbette uymamız gerekiyor. Ama değişim de zaman alacaktır. Unutmayın, Romanya’nın uzun atlamada hiç rekoru yok. Ancak koşuda rekorumuz var...”

Tarım Bakanlığı’ndan çıktığımda, hemen karşıdaki bayide National Geographic dergisinin Romanya baskısının o ayki kapağında yer alan Çavuşesku ile gözgöze geliyoruz.

Bu ülkenin, çok değil, daha 20 sene önce yaşadıklarını da düşününce, Romanyalı genç yaşlı herkeste bu inancı ve umudu görmek daha da anlamlı geliyor.

Aynen daha 1989 yılında Türkçe konuşmaları bile yasak olan Bulgaristan’daki Türk azınlığın, şimdi iktidarı paylaşan önemli bir siyasi partiye sahip olmaları ve kilit bakanlık görevlerini üstlenmeleri kadar dikkat çekici bir değişim bu.

Geçen sene Avrupa’ya kültür başkentliği de yapan muhteşem kent Sibiu’dan geçerek batıya doğru ilerliyorum. Yapı tarzları ve kentlerin yerleşim yapıları gitgide ‘Orta Avrupalı’laşmaya başlıyor.

Temeşvar’ın potansiyeli

Romanya’nın batısındaki Temeşvar kentine gittiğimde ise tam anlamıyla cıvıl cıvıl bir Avrupa manzarası ile karşılaşıyordum. Temeşvar’da kaldığım iki gün boyunca Romenler dışında, Macarlar, Avusturyalılar, İtalyanlar, Sırplar, Çingeneler; kısacası zengin mi zengin bir insan mozaiği ile tanışıyorum.

1989 devrim ateşinin de ilk yakıldığı yer olan bu kent, Romanya’nın neden Avrupalı olduğunu anlatmaya tek başına yeterli. Herhalde bu izlenimi uyandıran birkaç etken var. Mesela, mimarisi, insanlarının Batılı zihniyeti ve sokaklarının sürekli hareketliliği...

Temeşvar’da bir Kont’la, Kont Andreas von Bardeau ile tanışıyoruz. Temeşvar’da geniş toprakları ve tarım alanında yatırımları var. Avusturyalı... “Bu bölge tarihi olarak bizim içli dışlı olduğumuz yerlerdir. Artık sınırlar da kalktı aradan... Burada yatırım yapmamdan doğal ne olabilir ki?” diye soruyor..

Etnik Macarların yoğunlukta olduğu Temeşvar’ın Belediye Başkanı Gheorghe Ciuhandu’nun anlattığı pek çok şey arasında biri özellikle dikkat çekici: Bükreş’in artık Macar azınlıktan korkmadığını söylüyor.

Burada, Sırbistan’a da bir adım mesafedeyiz. Sırp toplumunun temsilcileri de kentte aktifler. İtalyanlar da iş dünyasına el atmışlar. Tanıştığım iki genç işadamı, eski evleri restore ediyor içlerini de dekore ettirerek satıyorlar.

Sokaklardaki araba plakalarında İtalya’nın trafik kodu da var, Almanya’nın da, Fransa’nın da... Temeşvar’ın potansiyeli büyük bir ışıltıyla ortaya çıkmış kısacası...

Çingene meselesi

Genişlemenin etkisi, Romanya’nın batısında, ülkenin AB üyesi komşularına yaklaştıkça daha fazla hissediliyor. Sadece Temeşvar’da değil, Banat bölgesinin tamamında var bu çok kültürlülük ve kaynaşma…

Hadi o zaman soruyu soralım... “Kötü olan şeyler de yok mu?” Var, tabii...

Sadece Temeşvar’da da değil, Bulgaristan ve Romanya’da gezdiğim tüm kentlerde, yoksulluğu da arayıp kolayca bulmanız mümkün.

Ama herhalde daha doğru olan soru şu: “AB üyeliği veya üyelik süreci, işleri ne yönde değiştirdi?”

Temeşvar’da, şehrin birazcık dışına çıktığınızda, Çingene mahallelerinde çok zor koşullarda yaşayanları da görüyorsunuz örneğin.

Kentteki Roma Kadınlar Vakfı, AB süreci ile beraber kapasitesini geliştirmiş, mütevazı ama işlevsel bir toplum merkezi açmış. Vakfın başkanı, Letitia Mark, şaşırtıcı ölçüde güzel bir İngilizce ile şikayetlerini, yıllarca nasıl dışlandıklarını, içinde bulundukları güçlükleri anlatıyor bana.

Ancak vakfın varlığı ve bu toplumun haklarının farkına varıp bunlar için mücadele etmeye başlamaları bile entegrasyona giden bir adım sonuçta.

İçeride çocuklara okul sonrası etüt veriliyor, üst katta da çingene üniversite öğrencileri için yurt odaları var.

Temeşvar’ın Roma mahallesinde şebeke suyu olmayan evler var. Kadınlar evlerine su taşımak zorundalar. Sokaklarda çok sayıda çocuk var. Yerler çamurlu. Etraf da başıboş köpeklerle dolu.

Köstenceli Tatarlar

Ancak Romanya’nın, bu esaslı sorunu ile yüzleşmediği de söylenemez. Çingenelerin durumu, ülkenin başlıca meseleleri arasında. AB üyelik sürecinde çok gerilmişler bu mesele yüzünden. İtalya’da geçen aylarda Romanyalı göçmenlerle ilgili yaşanan son gerginlik de çok etkilemiş onları.

Köstence’de tanıştığım bir denizcilik firmasının yöneticisi, Marius Predescu, “artık mesele Avrupa Birliği meselesi olduğuna göre, bu meseleyi de AB çözecek” diyor.

Sonuçta Romanyalı Çingeneler de AB vatandaşı, Avusturyalı Kont Bardeau da... Güzel olan da şu: Herkes haklarını biliyor ve kullanıyor.

Eski bir Köstenceli olan Marius Predescu’nun eşi Romanyalı bir Tatar.

Romanya Tatar Birliği Kadın Kolları Başkanı Serhan Osman ise Marius’un baldızı. Avrupa ülkelerinde yaşayan tüm Tatarlarla bağlantı kurmayı başarmışlar. AB üyeliği ise çalışmalarını, entegrasyonlarını daha da kolaylaştırmış.

“Avrupa’nın bu kadar farklı köşelerinde Tatarların olduğunu, Tatarca’nın bu kadar farklı aksan ve lehçeleri olduğunu bilmezdim ben daha önce” diyor bana... Türkçe’yi ise Türkiye ile Romanya Tatar Birliği arasında yürütülen bir proje sayesinde öğrenmiş.

‘Avrupalılık’

Önemli bir değişim de, Romanyalılar ve Bulgarların, AB üyeliği ile beraber artık kendilerini “daha değerli” ya da “daha Avrupalı” hissetmeleri olsa gerek.

Aynı hissi Bulgaristan’ın ikinci büyük kenti olan Filibe’nin Stolipinovo Mahallesi’nde de duyuyorsunuz. Kendilerini Türk ya da Çingene olarak adlandıran insanlar yaşıyor burada.

Başka mahallelerdeki Türklere veya Bulgarlara göre ise “sadece Çingeneler var” Stolipinovo’da. Kesin olan tek şey, herkesin biraz Bulgarca ile karışık da olsa Türkçe konuşuyor olduğu.

Mahalledeki Roma Kalkınma Vakfı’nın yöneticisi Anton Karagözov, AB üyeliği ile önlerinde açılan ufuklardan, yaptıkları projelerden övgüyle söz ediyor. Özellikle de ilkokul çocuklarının okul başarılarını artırmak için uyguladıkları projeden… “Doktor, muallim, enjiner ya da senin gibi jurnalist olacaklar bu çocuklar” diyor, gururla.

Merkezde tanıştığım, etüt gören çocuklar da hayatlarından memnun görünüyor…

Pek çoğunun annesi pazarda satıcılık yapıyor. Bazılarının babası çeşitli işlerde çalışmak üzere Yunanistan’a kısa süreli olarak gidip geliyor. Bazılarının babası ise Almanya ya da Fransa’ya gitmiş çalışmak için… “Nissan ile geldi babam Fransa’dan” diyor mesela, esmerce bir erkek çocuk… Gözleri gururla parlıyor…

Mahalledeki yoksulluğa takılıp umutsuzluğa kapılmak da mümkün. Ama ben Karagözov’un vakfı gibi girişimlerden, çocukların ışıl ışıl gülen gözlerinden dolayı umutlanıyorum, Bulgaristan’ın geleceği konusunda.

Anton Karagözov, “artık kendimize güveniyoruz, Çingene çocuklar artık daha önce hayal bile edilemeyen okulları kazanıyor, okuyorlar” diyor.

‘Duruşları değişti’

Bükreş’te bir Türk yatırımı olan Kanal D televizyonunun genel müdürü Hatice Kolat da, 1 Ocak 2007’de Romanya’da özgüven anlamda yaşanan değişimi anlatıyor bana.

Yılbaşı öncesinde gittiği Türkiye’den dönüşünde, ‘artık kulübe resmen üye olan’ Romanya’daki değişimi, pasaport kuyruğundan itibaren gözlemlemiş. “İnanamazsınız gümrükteki polislerin duruşuna, duruşları o kadar değişti ki” diyor...

Ayrıca ‘AB vatandaşları’ yazan tarafta kuyruğa giren bazı Romanyalıların da AB vatandaşı olmayan arkadaşlarını gururla kendi yanlarına çağırıp kontrolden kolayca geçirmeye çalıştıklarını, gülerek anlatıyor.

Benzer bir güven artışını Sofya’daki çevreci sivil toplum örgütlerinde de gözlemliyorsunuz.

Goriçka adlı çevreci örgütten Olga Apostolova, AB üyeliği ile beraber, yararlandıkları fon sayısının arttığını, artık daha kolay para bulduklarını, eylemlerinin de daha çok ses getirdiğini belirtiyor. “Artık bir çevre bilinci oluşmaya başladı burada” diyor. “İki sene önce bunlar bize çok yabancı şeylerdi.”

Çevreciler, siyasiler üzerinde ciddi ciddi bir baskı oluşturmaya başlamış Bulgaristan’da. Yatırımları cezbetmek isteyen hükümetin, bunu yaparken, doğanın tahrip edilmesi konusunu hafife aldığı inancı, çevrecilerin bir numaralı gündemi bu aralar. Belediyelerin verdiği inşaat ruhsatlarını da dikkatle izliyorlar.

Değişim isteği

Sofya Üniversitesi’nde gazetecilik okuyan öğrencilerle bir derse katılıyorum. Doçent Doktor Maria Neikova, derse bir konuk konuşmacı davet etmiş...

Konuşmacı, on yıldır Sofya’da bulunan bir AB fonları danışmanı olan Rene Boesten. Firmalara çevre etki değerlendirmesi konusunda danışmanlık yapıyor. Amsterdam ve Sofya belediyelerinin çevre temizlik vergilerini kıyaslıyor, toplu ulaşımdan altyapıya gözlemlerini, çevreye verilen etkiye ilişkin anlayış farkını akıcı bir üslupla anlatıyor.

Öğrenciler zaman zaman konuşmacının ortaya koyduğu bazı tezatlıkları ve onun bir yabancı olarak Sofya’ya ilişkin gözlemlerini kahkahalarla gülerek izliyor. Sohbet İngilizce. Öğrencilerin ise İngilizce konusunda sorunları yok, küresel meselelere de son derece ilgililer.

Ders bitince pek çok öğrenci ile tanışıyor ve konuşuyorum. Hepsi değişime inanıyor ve daha fazla değişim istiyor. Kaldığı yurdun koşullarından, toplu ulaşım araçlarının eskiliğinden, bazı semtlerin temizliğinden şikayetçi olanlar var. Ama birleştikleri nokta şu: “Herşey daha iyi olacak.”

Hollandalı danışman Boesten ise bana, bu ülkedeki değişimin hızına inanamadığını söylüyor. Romanya’ya da sık sık gidip geldiğini ve bu iki ülkedeki değişim arzusunun ve dinamiğinin, Batı Avrupa’nın çoktandır unuttuğu bir enerji olduğunu ekliyor.

‘Öteki yarısına kavuşmak’

Sofya’da, Filibe’de, Kırcaali’de, Bükreş’te, Temeşvar’da veya Köstence’de dinlediğim hikayeler hem çok fazla, hem de çok renkli... Kısa vadeli sorunları, güncel şikayetleri bir kenara bırakırsak, AB üyeliği ile gelen değişime dair yorumlar üç aşağı beş yukarı birbirine benzer…

Genişleme dalgasına katılan bu son iki ülkede, insanlarda en çok “öteki yarısına kavuşma” olarak özetleyebileceğim bir heyecana tanık oluyorum her seferinde: “Öteki yarısına kavuşma olasılığı ve bunun heyecanı.”

Tüm bunları anlattıktan sonra, üyeliğin bu ülkelere dair diğer getirileri olan, artan ticarete, gelişen ekonomiye, komşular arasında pek çok alanda katlanarak artan işbirliğine ayrıca girmeye gerek var mı?

Avrupalılar birbirini daha iyi anlamaya, tanımaya başlıyor genişleme sonucunda. Avrupa’nın doğusu batısıyla kavuşuyor…

Romanyalı Macarlar, Avusturyalılarla iç içe… Temeşvarlı Sırplar Voyvodina’dakilere, Filibe’deki Çingeneler Edirne’dekilere daha yakın.

Maaşlarından memnun olmayan Sofyalı öğretim görevlileri istediklerinde diyelim ki Lizbon’da, Londra’da ya da Viyana’da çalışabileceklerini biliyor. Sofyalı üniversite öğrencileri ise Berlin’deki, Madrid’deki okullara gidip misafir öğrenci oluyorlar...

Bulgaristan’daki Türkler artık Türkiye’ye girmek için vizeye ihtiyaç duymuyor, Köstence’deki Tatarlar Bulgaristan’daki Tatarlarla ortak kültürel proje yürütüyor, folklorlarını ve dillerini yaşatmak için özgürce çalışıyorlar.

Brüksel’de ve bazı Batı Avrupa başkentlerinde hala genişlemeden korkanların -belki de uzun zamandır sahip oldukları için- çoktan unuttukları da işte tam olarak bu: “Uzun zamandır kayıp olan, belki de hiç tanımadığı öteki yarısına kavuşmak.”

Kulüpte Bir Yıl

24 Aralık 2007 | Kulüpte Bir Yıl: Bulgaristan - Romanya

Ses | I: Sofya | II: Filibe | III: Kırcaali | IV: Bükreş I | V: Bükreş II | VI: Köstence

24 Aralık 2007 | Kulüpte Bir Yıl: Bulgaristan Fotoğraf Albümü

24 Aralık 2007 | Kulüpte Bir Yıl: Romanya Fotoğraf Albümü

18 Aralık 2007 Salı

Kerkük'te referandum düğümü

ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın bugün Kerkük'e yaptığı sürpriz ziyaretin amacı "kentteki Arap, Kürt ve Türkmenler arasındaki gerginlikleri azaltmaya çalışan BM'nin çabalarına destek vermek" olarak açıklandı.

Kerkük'ün Kuzey Irak'taki Kürt özerk yönetimine dahil edilip edilmemesi konusunda yapılacak referandum hazırlıkları kentte gerginliğin artmasına yol açmıştı.

Kuzey Irak'taki Kürt Özerk Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani de gelişmeler ardından, dün referandumu altı ay ertelemeyi kabul ettiklerini açıklamıştı.

Uluslararası Kriz Grubu Ortadoğu Projesi Direktörü Joost Hiltermann'a Kerkük'ün statüsü ile ilgili referandumun ertelenme gerekçesini ve bunun ardında yatanları sordum.



Faik Uyanık: Kerkük'te eferandum sadece teknik nedenlerle mi ertelendi?

Joost Hiltermann: Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerle ilgili Irak anayasasının öngördüğü süreç zamanında bitirilemedi. Sadece referandum süreci değil, normalleşme süreci de bitmedi. Nüfus sayımı da yapılamadı. Bunlar bitmeden referandum yapılamazdı. Bu yüzden de şimdilik ertelendi referandum.

Faik Uyanık: Bu ertelemenin nedenleri arasında referanduma itiraz eden Araplar ve Türkmenlerin bölgeyi krize sürükleme riski de yer alıyor mu?

J. Hiltermann: Açıkçası bölgede referandumu şu anda isteyen tek grup Iraklı Kürtler... Bölgedeki diğer gruplar olan Araplar, Türkmenler hatta Asuri-Keldaniler, ya da Irak hükümeti ve siyasi partiler de istemiyor bu referandumun yapılmasını... Durum böyleyken, pek çok tarafın bu muhalefeti çok açık bir şekilde ortaya konmuşken, merkezi hükümetin referandumu düzenleme görevini yerine getirmesi de çok zordu...

Faik Uyanık: Referandumun yapılması durumunda Irak'ta süren iç savaşın Kerkük'e yayılması riskinden sözedilmekteydi. Size göre böyle bir risk var mı?

J. Hiltermann: Referandum artık bu sene yapılmayacağına göre böyle bir risk de yok ortada... Kerkük'teki durum istikrarlı ama gergin. Son birkaç yılda çok sık şiddet eylemleri oluyor. Özellikle de son bir yıldır. Sanıyorum bu durum bir müddet daha sürebilir. Ama eğer referandum gelecek sene içinde yapılacak olursa diğer etnik gruplar buna yine karşı çıkacaklardır. Şiddet de tabii, kolayca tırmanabilir.

Faik Uyanık: Peki bu ertelemeye yol açan gerekçeler sürerse Iraklı Kürtlerin merkezi hükümette çekilmeleri ve yeni bir siyasi krizin çıkması ihtimali de var mı size göre?

J. Hiltermann: Irak'taki Kürt liderler anayasanın 140. maddesinin hayata geçirilememesinin Irak hükümetinin anayasayı ihlal etmesi anlamına geleceğini söylüyorlardı. Yani bu Kürtlerin hükümette çekilmeleri için hukuki bir zemin hazırlayabilir. Ama elbette onlar bu yolu tercih ederlerse...

Atacakları ilk adım Irak hükümetini boykot etmek, hükümetten çekilmek olabilir. Üst düzey temsilcileri var hükümette. Ya da en azından bunu bir tehdit olarak kullanabilirler.
Böyle bir işareti henüz görmedik, çünkü elbette Kürtler için de sancılı bir adım olacaktır Bağdat'taki güçlü pozisyonlarından vazgeçmek. Ama durum dikkatle müzakere edilmezse bu mümkündür elbette. Ve bence Kerkük ve diğer tartışmalı bölgeleri statüsü ile ilgili bu sürece dahil olup çözüm için yapıcı bir rol üstlenmek şu anda uluslararası toplumun, özellikle de BM'in görevidir...

Faik Uyanık: Bu aynı zamanda ABD'nin Türk ordusuna Irak havasını kullandırması ile de aynı zamana denk geliyor. Size göre Iraklı Kürtlerle Amerikalılar arasında süregiden pazarlığın bir parçası olarak görülebilir mi bu durum?

J. Hiltermann: Evet, tüm bu konular birbiriyle bağlantılı. Petrol konusu, Kerkük meselesi, Kuzey Irak'taki PKK konusu günbegün birbirine bağlantılı görünmeyebilir ama değişik siyasi oyuncular arasında siyaseten birbirine bağlantılıdır. Bu yüzden atılacak en iyi adımın tüm konuların içinde yer aldığı bir paketin müzakere edilmesi ve tüm tarafların tatmin edilmesi olduğu da söylenebilir mesela. Hepsi tüm taleplerini elde edemeyebilir ama ana hedeflerinin bazılarını elde edebilirler. Ama Kerkük özelinde konuşursak, çözüm şu an için ertelenmiş görünüyor.

Meseleler arasında etkileşim

Faik Uyanık: Yani Türk ordusunun operasyonu ile bu ertelemenin zamanlaması arasında bir bağlantı olabilir mi?

J. Hiltermann: Arada bir bağlantı olabilir. Ama mutlaka bu erteleme ile bir bağlantısı olmak zorunda değil. Kürt liderler ve Irak hükümetindeki diğer taraflar Kerkük ve başka konuların dışında petrol yasasını da tartışıyorlardı. Bu müzakerelerin tıkanması da hayal kırıklığına yol açmıştı.

Elbette bu nedenle, Amerikan tarafı da Kürt liderlere "daha uyumlu olun" mesajını vermek amacıyla Türk ordusuna (PKK üssü olduğu düşünülen yerleri bombalaması için) yeşil ışık yakmış olabilir... Bu bence mantıklı... Ama sonuçta bir spekülasyondur bu...

Faik Uyanık: ABD acaba uzun süre Kerkük'te beliren bir krizi görmezden mi geldi size göre?

J. Hiltermann: Amerika'nın bu konudaki tavrı, bir tavır almamak olmuştu... Irak Anayasa hükümlerinin uygunlanmasını ya da uygulanmamasını dayatmadılar. İşlerin sürüncemede kalmasına göz yumdular. Ama süreci de özellikle denetimleri altında tuttular. ABD, Irak Anayasasının 140. maddesinin 31 Aralık 2007'ye kadar işletilmesi konusunda hiç ısrar etmedi. Bakalım şimdi referandum için konan yeni bir altı aylık -yani Haziran 2008 sonunda dolacak mühlet konusunda ne yapacaklar...

Faik Uyanık: Yapılacak referandum, Kerkük ve çevresi için şiddet olaylarını da beraberinde getirebilir mi size göre?

J. Hiltermann: Risk her zaman var. Bence çözüm ne zaman ve kim tarafından dayatılacak olursa olsun şiddetin tırmanması riski bulunuyor. Uluslararası toplumun sürece dahil olmasını, tüm tarafları tam olarak memnun etmese de müzakere ile ulaşılmış bir çözümü gerekli kılan bir risk bu.

BM sürece dahil olabilir

Faik Uyanık: BM'nin de Kerkük'ün statüsü konusuna dahil olmaya hazırlandığı haberleri geliyor. Size göre bu bir çözümü kolaylaştırır mı?

J. Hiltermann: BM, Güvenlik Konseyi'nin Ağustos 2007 tarihli 1770 sayılı kararı ile tartışmalı bölgelerin statüsü hakkında çözüme ulaşılması konusunda Irak hükümetini destekleme yetkisi almıştı.

Anladığım kadarıyla BM şimdi Kerkük ve diğer tartışmalı bölgeler konusu ile daha fazla ilgileniyor. Yani, önümüzdeki aylarda bu sorunu barışçı bir çözüme kavuşturmak için özel tasarlanmış girişimlerle de pekala karşılaşabiliriz.

Faik Uyanık: BM bu kadar karmaşık bir konuda çözümü nasıl sağlayabilir, siz bu ihtimali yüksek görüyor musunuz?

J. Hiltermann: BM'in bu konuda resmen yetkisi var artık, bu uyuşmazlığı çözümlemede yapıcı bir rol üstlenebilir. Tarafsız ve uluslararası toplumu temsil eden bir oyuncu olarak BM, Kerkük'teki tüm etnik gruplarla ve Irak'taki tüm siyasi oyuncularla masaya oturabilir.

Bölgede tüm tarafların uzlaşacağı bir çözüme ulaşılabilir. Başarısız da olabilir ama bu süreci başlatma gücüne sahiptir sonuçta. Eğer uluslararası toplum BM'ye bunu yapma yolunu açarsa kesinlikle böyle bir ihtimal mevcuttur.