Sedat Kapanoğlu, Ekşi Sözlük'ün görünmez adamıydı. Onu SSG olarak bildi sözlük yazarları uzun yıllar boyunca. ABD'de Microsoft'taki işini bırakıp Türkiye'ye döndüğünde artık ismini, cismini de öğrenmiştik. Ekşi Sözlük aleminin kurucusu Sedat Kapanoğlu ile görüşmeden, Sosyal Medya ve Siz programının eksik kalacağını düşünmüştüm. Programda haliyle tümünü kullanamadığım uzun bir röportaj yaptık Kapanoğlu ile. İşte o röportajın metin çözümleri.
FU: Ekşi Sözlük, onu tasarladığınız andan şu ana kadar bir evrim geçirdi. Kullanıcılar burada kendi isimlerini vermiyorlar, Twittter, Facebook gibi sosyal ağların aksine. Ancak çok fazla takip edilen ve kullanıcıların ürettiği içerikten oluşan bir site burası da. Siz yeni iletişim ortamı içinde Ekşi Sözlük'ü nereye oturtuyorsunuz? ''Sosyal medya'' mıdır, değil midir size göre?
SK: Sosyal medyadır elbette. Şundan dolayı: Ekşi Sözlük medyanın karşılamadığı bir ihtiyacı karşılar. O da medyanın kapsamadığı alanların insanlar tarafından, vatandaş tarafından doldurulabilme imkanı, bunu sağlar. Anonimlik ise bunun uzantısıdır. Çünkü Türkiye’de, özellikle Türkiye koşullarında anonimlik çok büyük bir ihtiyaç. Çünkü siz isminiz bilindiği zaman başkaları tarafından ayağınızın kaydırılabileceği, hukuki olmayan yollardan başınıza bir şeyler gelebileceği bir ülkedesiniz. Bu koşullar dahilinde anonimlik ve bir şeyleri zarar görmeden söyleme ihtiyacı çok fazla. Haliyle sözlük bunu da karşılıyor. Twitter’da, Facebook’ta bunlar yok, çünkü Amerika ya da Avrupa gibi ülkelerde anonim kalma ihtiyacı bu kadar büyük değil. Çünkü fikir, ifade özgürlüğü çok daha olgunlaşmış bir formda. Türkiye’de maalesef öyle değil. Haliyle biz başımıza dert almamak için, takma ismimizin arkasına saklanıyoruz ister istemez, bu bir ihtiyaç. Bu ihtiyacı sözlük bu şekilde karşılıyor. Sosyal medya işlevini de bu şekilde daha iyi görüyor. Yani eğer anonim olamasa insanlar bu açığı o kadar iyi kapatamazlardı. Bunu da kapatıyor bir yandan. E tabii alternatifler çıkması sözlüğün işlevini daha nominal değerlere indirmeye başlıyor. Zamanla bu da gelişecek. Yani sözlüğün benzerlerinin çıkması diğer sosyal medya kanalları, Twitter, Facebook gibi kanalların yaygınlaşması, sözlüğün üzerindeki büyük sorumluluğu daha normal bir seviyeye indirecektir uzun vadede.
FU: Anonim olarak insanlar bunu yapıyorlar ama yine de acaba işin bir teşhir ve gözetleme, dikizleme, röntgenleme boyutu da var mı, yani bu insani içgüdülere de hizmet ettiğini düşündüğünüz oldu mu zaman zaman kullanıcıların girdiği o entry'lere baktığınızda veya medyadaki yansımalarına baktığınızda?
SK: Eminim o yönü de vardır. Şundan dolayı: Sözlük'te bir insanın profiline baktığınızda, adını sanını bilmeseniz dahi o kişinin, yani bir sözlük yazarının yazdıklarına baktığınızda aslında kafasının içindekilerin bir dökümünü görüyorsunuz. Bu başka hiçbir mecrada, bu formda bu kadar yalın bir şekilde elde edemeyeceğiniz bir imkan. Yani tam olarak o insanın kafasının içinde ne var, onun bir dökümü var elinizde. Bu elbette bir çeşit gözleme, tanık olma ve bir insanı tersten tanıma sürecinin de bir parçası oluyor. Yani normalde bu insanı önce görürsünüz, tanışırsınız sonra kafasının içindekilerin ne olduğunu samimiyetiniz arttıkça anlarsınız. Sözlük'te bu tamamen tersten ilerliyor. Önce bir insanın kafasının içindekilerle başlıyorsunuz sonra zirvede gidip onunla görüşüyorsunuz. Yani bu açıdan yazarlar arasındaki etkileşim açısından evet böyle. Onun dışında anonim kalmanın yarattığı bir rahatlıkla ünlü figürlerin peşinden gitme ya da onların hakkında atıp tutma rahatlığı eminim bu da sözlüğün karşıladığı bir ihtiyaçtır. Herkeste olduğunu tahmin ettiğim bir ihtiyaç. Ünlüler bile kendi aralarında böyle bir mekanizma ya da mekanik içindeyken yazarların da olmaması beklenemez. Bu da eminim (Sözlük'ün) karşıladığı ihtiyaçlardan biridir. Ama esas ana işlevinin ifade özgürlüğünün kısıtlı olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.
FU: Ekşi Sözlük, kullanıcılarının ürettiği içerikle yürüyen bir site. Siz de bir kullanıcısınız aynı zamanda. Kendi kullanıcı adınız var ve elbette sitenin sahibisiniz. Kullanıcıların ürettiği içerik zaman içinde bir ekonomik değer de ifade etmeye başladı. Bunu baştan planlamış mıydınız, geldiğiniz nokta, Ekşi Sözlük'ün para kazanmaya başlaması ve sizi Türkiye’ye geri getirmesi, bu sizi de şaşırtan birşey mi? Yani baştan planlanan birşey mi, yoksa akışın getirdiği bir sonuç mu bu?
SK: Hiçbir zaman planlı olmadı. Açıkçası en başta bahsettiğimiz sözlüğün fikir, ifade özgürlüğü konusunda mihmandar olması, bu konuda Türkiye’deki en popüler mecralardan biri olması, bunların hiçbiri benim planımda yoktu. Çünkü böyle bir açığın farkında değildim. Yani tek yaptığım şey, eğlenceli olduğunu düşündüğüm bir platform oturtmak ve orada insanları görüşüne göre elememek. Yani bu kadar basit bir şey olduğunu düşünürken ben, aslında bunun Türkiye’de ne kadar seyrek rastlanır bir yaklaşım olduğu ortaya çıktı zamanla. Elbette beklemiyordum bu kadar popülerleşeceğini. Sonradan site popülerleştikçe, gelen yığılmayı karşılayamadığımız için, yazar alımlarının durdurulmasının çizdiği elitist duruş, yeraltı komünitesi duruşu gibi şeylerin de imajına eminim olumlu katkısı olmuştur. Şu anda geldiği noktada yani içeriğin değerli olması konumu, evet öngörmediğim bir şeydi.
FU: Türkiye’de peki genel olarak bu gidişatı siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Pek çok ülkede artık internetin almış olduğu reklamlar geleneksel medyayı geçmiş vaziyette. Yeni yeni, bir senelik, iki senelik şeyler bunlar. Türkiye’de de bu, bu şekilde mi devam edecek, sizin öngörünüz nedir bir internet şirketi olarak?
SK: Bu kaçınılmaz bir gelişme. Çünkü en başta klasikleşmiş medyanın çok büyük bir dezavantajı var. İnsana seçme şansı tanımaması, internetteki seçim özgürlüğünü sunamaması. Sadece seçim değil seçenek özgürlüğünü de sunmaması. Yani seçenek çeşitliliğini de sunmaması. Hani internette elinizde o kadar çok seçenek ve o seçenekler arası o kadar çabuk geçiş yapabilme imkanınız var ki; bir televizyonda oturup saat sekizdeki programı beklemek gibi bir saçmalığa katlanmak zorunda kalmıyorsunuz.
Ya da bir gazete alıp size sunulması istenen haberleri takip etmek yerine, gidip kendi güvendiğiniz toplulukların seçtiği haberleri alabildiğiniz mecralarda gezebiliyorsunuz. Yani sözlük gibi ya da başka Twitter gibi kanallarda, acaba gündemde neler var diye takipte bulunabiliyorsunuz. Klasik medya bunu sağlayamıyor. Zaten klasik medya ile internet arasındaki en büyük fark da buradan geliyor. İnternet reklamlarının yurt dışında klasik medyayı geçtiği konusundan emin değilim, ama uzun vadede...
FU: Çok yeni bir gelişme örneğin İngiltere'de basın reklamlarını yeni geçti.
SK: Öyle mi? O zaman beklediğimizden hızlı bu dönüşüm gerçekleşiyor demektir.
FU: En azından gazeteleri geçti.
SK: E tabii, gazete mesela. Yani bir tane üst üste yığılmış, on tane kağıt parçasının doğru şekilde katlanmış halini gidip bir bayiden alıp bunu evinize götürüp sayfalarını çevire çevire okumanız gerekiyor. Artık bu kadar ilkel bir şey olamaz. Siz orada internette onun içinde aradığınız şeyi anında bulabiliyorken, hiç bakkala makkala gitmeden beş para da ödemeden bunu yapabiliyorken, kalkıp bununla uğraşmak artık çok saçma yani.
Elbette ki interneti karşılayamayacak bir kesim için hala anlam ifade ediyor ama internet tabana yayıldıkça, herkesin ulaşabileceği bir imkan oldukça, aynı bugün İstanbul’da herkesin, neredeyse herkesin altında araba olması gibi bir konuma geçtikçe, ya da Akbil gibi yani Akbil de çok teknolojik bir ilerleme, düşünülürse. Standart para verip para almadan. Hani benzer bir teknoloji. İnternet de benzer şekilde penetre edecektir uzun vadede. Yani bu biraz kalkınma seviyesiyle de orantılı bir şekilde gelişecek elbette.
FU: Sizin şirket olarak planlarınız Ekşi Sözlük'ü merkezde bir amiral gemisi olarak tutup bunun etrafında, piyasadaki gelişmelere veya talebe yönelik yeni ürünler sunmak mıdır?
SK: Kesinlikle. Çünkü benim tutkum zaten sadece Ekşi Sözlük değil. Yazılım geliştirmek ve teknoloji benim tutkum. Teknoloji üzerine çalışmak istiyorum, yazılım üzerine çalışmak istiyorum. Ekşi Sözlük'ü de modernize etmek istiyorum aynı zamanda. Yani şu anda on yıl önceki tasarımıyla duruyor ve ne yazık ki ilk olduğu için, herkes doğrusu bu diye bu şekilde taklit ediyor. Doğru değil halbuki. Yani çok daha kullanışlı ve sıkıntısız bir forma dönüştürülebilir. Dolayısıyla Ekşi Sözlük'ü kenara atma gibi bir planım yok. Ama yeni projeler geliştirmek de ikinci hedefim diyebilirim yani.
FU: Dezenformasyona da hizmet ettiğini düşünüyor musunuz zaman zaman Ekşi Sözlük'ün? Çünkü bir özgürlük var ve siz genel olarak takip ettiğim kadarıyla sadece yasalar açısından değerlendiriyorsunuz. Peki editöryal olarak da -her şeyin doğruluğunu elbette kontrol etmenize imkan yok ama- size mesela biri kendisi hakkında yazılanın doğru olmadığını söylediğinde ne yapıyorsunuz?
SK: Şimdi sözlüğün dezenformasyona hizmet ettiğini düşünmekten ziyade, sözlüğün dezenformasyon farkındalığı yarattığını düşünüyorum. Çünkü Sözlük'te her sayfanın en altında "Bu sayfada yazılanların hiçbiri doğru değildir." yazar. En başta o yüzden alıcılarınız açık okumaya başlarsınız sözlüğü. Evet burada yazılan birşeyin doğruluğu kesin değildir.
Benim kendi eleştirel bakış açımla doğruyu ve yanlışı ayırt edebilmem gerekir. Sorumluluğu okura yükler burada. Biz herhangi bir şekilde doğruyu empoze ettiğimizi zaten iddia etmeyiz. Olması gereken de budur bence. Çünkü herhangi bir editöryal kadronun doğru ve yanlışı ayırt etmek konusunda evrensel bir otorite olması mümkün değil. O yüzden de her tür bilgiye doğru ve yanlış ayırt etmeden izin veririz. Ta ki bu yasaların sınırlarını aşana kadar. Yani biri hakkında yanlış bilgi vererek onun itibarını zedeler ya da bir kişi, kurum, kuruluş hakkında yanlış bilgi vererek ticari itibarını zedelerseniz, zedeleyecek bir beyanda bulunursanız, bunu kaldırmak zorunda kalırız, kanunlar gereği. Bu da bizim sınırımız yani o noktada.
Yoksa onun dışında sözlüğü ilk açtığımda dediğim gibi, "her şey bilgidir"den başladı sözlük sonuçta. Ne yazarsanız yazın o bir datadır. Yanlış bile yazsanız toplumun neleri yanlış bildiği konusunda bir veridir en başta.
FU: Sözlük yazarlarının ortalamasına baktığımızda belirli bir eleştirel bakış var hayata, siyasete vesaire. Sizin öngörmediğiniz amaçlara da hizmet ettiğini düşündüğünüz oldu mu? Sosyal medyanın tüm ürünlerini düşünecek olursanız, insanlara hizmet etmenin dışında, otoritelere de hizmet ettiğini düşündüğünüz oluyor mu?
SK: Eminiz söz konusu otoritelerin bu yönde bir çabası vardır. Ama şöyle iki faktör var: Birincisi internet herhangi bir otoritenin elde edebileceği nüfustan çok daha büyük. Yani siz çok ufak öyle 15-20 kişilik topluluklara müdahale edebilirsiniz. Ama yirmi bin yazarın olduğu bir yerde kendi nüfuz çemberinizi kayda değer bir noktaya getirmeniz çok zordur. Bunun haricinde bu tür sitelerde, Web 2.0 sitelerindeki yapının, işleyişin şeffaflaşması bu tür kötüye kullanımlarında önüne geçer.
Wikipedia örneğini vereyim. Wikipedia üzerinde yapılan bütün değişiklikleri görebiliyorsunuz. Ama o kadar çok değişiklik yapılıyor ki, yaptığınız değişikliğin arada gözden kaçacağını düşünüyorsunuz.
Bundan sanırım iki yıl önce biri oturup bir araştırma yapıyor. Wikipedia’da kim neyi değişirmiş diye. İşte IBM’in IBM başlığında yazılanları, Microsoft’un Apple başlığında yazılanları, Apple’ın Microsoft başlığında yazılanları değiştirdiği gibi, yani herkes birbirinin rakibi hakkında dezenformasyon ve rekabet avantajı sağlamak yönünde çabaladığı ortaya çıkıyor.
Bunun sebebi bu sistemin şeffaf olması, araştırmaya analize izin veriyor olması. Benzer bir yapıyı Web 2. 0 tabanlı herhangi bir sitede yakaladığınızda, otomatikman bu tür inisiyatifleri elimine etmiş oluyorsunuz.
Onun haricinde Twitter gibi ya da Facebook gibi siteler zaten size şey imkanı veriyor. Kendi güven çemberinize endeksli bir bilgi alma ağı yaratmanıza izin veriyor. Böylece siz tanımadığınız ve sözüne itibar etmeyeceğiniz biri tarafından etkilenmekten, kendinizi o açıdan da korumuş oluyorsunuz.
FU: Bu kez Ekşi Sözlük özelinde soracağım. Karalama kampanyalarına tanık oldunuz mu? Örneğin sanat dünyası içinde, sanatçılar arasında, sinemacılar arasında, böyle şeylere tanık olduğunuz oldu mu?
SK: Açıkçası, karalama eğer itibar zedeleyici nitelikte ise zaten kaldırdığımız için, böyle benim şahit olacağım boyutlara gelmiş hiçbir şey yok. Çünkü bir şey giriliyor, biz hemen siliyoruz. Giriliyor siliyoruz, giriliyor siliyoruz. Haliyle bu büyük bir planın parçasıydı görüşüne varmamız çok güç.
Yani böyle bir şey yapılıyorsa da, Sözlük'te kayda değer hale gelebilmesi için çok kalabalık bir ekip tarafından gerçekleştirilmesi lazım. Çünkü Sözlük'te en başta aynı kişinin birden fazla hesaba sahip olmasına izin vermiyoruz. Bunu gerektiğinde kontrol ediyoruz ve siliyoruz birden fazla hesabı olanların hesabını. Haliyle bu tür bir şeyi o çapta yapabilmiş kimse olmadı şimdiye kadar. En azından benim şahit olduğum, bu tür bir karalama kampanyası olmadı.
FU: Ekşi Sözlük'ün bir vicdanı olduğunu düşünüyor musunuz, kendi içinde oluşmuş, ortak bir sağduyu? Yirmi bin kullanıcısı olan bir platform olmasına rağmen?
SK: Bir topluluk ve aidiyet duygusu oluşturduğunu düşünüyorum. Onun dışında, o kadar zengin bir yelpazede kitle barındırıyor ki, herkesin tek bir noktada buluştuğu anlar o yüzden nadirdir. Bunlardan biri işte bundan iki ay önce diktiğimiz Ekşi Sözlük Ormanı oldu. Ona herkes katıldı. Her tür siyasi görüşe sahip insan, ona bağışta bulundu. Bağışta bulunmayanlar, sadece böyle bir ormanın faydasız olduğunu düşünenlerdi. Yani orada tek vücut bir yaklaşım gördük.
Ama onun dışında bunu beklemek çok güç. Yani o kadar uçta değerlere sahip insanları bir arada barındırıyor ki, ortak paydanın o yüzden çok ufak olduğunu ya da belki de hiç olmadığını söylemek mümkün.
FU: Ekşi Sözlük yazarları hakkında genellemeler yapılıyor zaman zaman. Bunları siz nasıl karşılıyorsunuz? ''Ekşi Sözlük yazarları zekidir, Ekşi Sözlük yazarları şudur, budur'' dendiği zaman siz ne hissediyorsunuz?
SK: Şöyle hissediyorum. Bu aynen Facebook kullanıcıları şöyledir, Twitter yazarları böyle, şu görüşe hizmet ediyor demek gibi bir şey. Yani bu tamamen sosyal medya dediğimiz kavramın anlaşılamamış olmasından ibaret.
İnsanlar medya kuruluşu deyince ister istemez konvansiyonel medyadaki alışılmış şablon görüşe endeksli medyayı düşünüyorlar. Yani bir medya kurumu varsa bu belli bir siyasi görüşü vardır, belli bir yakın olduğu siyasi taban vardır, bunlar üzerine çalışır, arada da belki çeşitlilik olsun diye şunu katar gibi bir anlayış hakimdir.
Bunu nereden biliyoruz. İşte zamanında medyada ortaya çıkmış listeler. Şu medya kuruluşu böyledir, şu medya kuruluşu böyledir şeklindeki listelerin var olmasından biliyoruz. İnternette böyle bir şey ancak çok kısıtlı bir kitleyle mümkün.
Yani nedir bir gazetenin personel sayısı? Diyelim ki bin kişidir en büyük medya kuruluşunun personel sayısı. Bin kişiyi dahi yönetebiliyor olsanız yirmi bin kişiyi tek bir siyasi görüşe endeksleyerek yazı yazdırmanız imkan dahilinde değil. Yani böyle bir şeyi yönetmek imkansız.
Haliyle tek bir Ekşi Sözlük personası elde etmek mümkün değil. Ama dediğim gibi bu, bilgisizlikten kaynaklanıyor. Onu da çok yadırgamıyorum. Biliyor olsa nasıl olduğunu, öyle düşünmeyecek. Zamanla sanırım özellikle bu yeni mecralarla beraber Facebook’tur, Twitter’dır falan, bunlar da insanları bu zihniyete alıştıracak.
FU: Türkiye’de bu işi yönetiyorsunuz. Daha önce kısmen yurt dışından yönettiğiniz de oldu bu siteyi. Şimdi artık tamamı ile İstanbul’da merkezi olan bir firmasınız. Türkiye’de internete yaklaşımı da görüyoruz. Dolayısıyla ayakta kalabilmek için, kapatılmamak için sizin de kendinize özel aldığınız önlemler var mı? Örneğin çeşitli siyasiler hakkındaki eleştirel girişleri siliyor musunuz mesela?
SK: Şimdi onu yapmıyoruz, önlem aldık, ama onun yerine işte ofisimin yarısını bir hukuk bürosuyla paylaşıyorum şu anda. Yani 4-5 avukat sırf sözlük için çalışıyor.
FU: Bir sanatçı hakkında bir giriş yazıldığı zaman hissedilen özgürlük ile Recep Tayyip Erdoğan hakkında yazıldığında hissedilebilecek özgürlük aynı mıdır Ekşi Sözlük'te, 2009 Türkiye’sinde?
SK: Yasalar çerçevesinde aynı evet. Çünkü yasaları iyi değerlendirebildiğimiz zaman, yani güzel bir ayrıştırma yeteneğine sahip ekibiniz olduğu zaman, hukuk danışmanı ekibiniz olduğu zaman, bu konuda endişe etmenize gerek yok. Biz de bunu yapıyoruz zaten.
Normalde ben hiçbir site bilmiyorum ki Sözlük'ten önce, böyle bir hukuk danışmanı ekibi çalıştırsın kenarda, sakıncalı olan şeyleri ayrıştırabilsin diye. Ondan evvel ben kendim yapıyordum bunu. Ve evet o yaptığım dönem yani 2003 ve öncesindeki dönemde, ''Ya bu herhalde Recep Tayyip Erdoğan’a çok ayıp oldu, bunu kaldıralım, işte burada şöyleymiş, şurada böyleymiş'' derdim.
Mesela sonradan hukuk danışmanlığı aldığınızda fikir ifade özgürlüğünün çapı çok daha genişliyor. Neden? Çünkü mesela birine beddua etmenin, "Allah belasını versin" demenin hiçbir sakıncası olmadığını öğreniyorsunuz. Bu büyük bir değişim yaratıyor bakışınızda.
FU: Beddua hakaret değil, yasalar karşısında...
SK: Değil. Evet. Recep Tayyip Erdoğan’a da beddua edebiliyorsunuz rahat rahat, hiçbir sorun yok.
FU: Pekala. Peki tek tek entry'ler elden mi geçiyor bu anlamda? Hukuk bürosu bunu nasıl yapabiliyor? Yoksa başka bir sistem mi var? Bir denetim mekanizması?
SK: Şöyle yapıyoruz. Öncelikle tabii yani çalışan avukatların büyük bir kısmı zaten sözlük yazarı. Onlar sözlüğü takip ediyorlar ama bunun dışında yazarlar entry'leri şikayet edebiliyorlar, bu sakıncalı olabilir diye şüphelendiklerini. Moderatörler, gönüllü denetim ekibi, bunları gördüklerinde, hemen silip müdahale edebiliyorlar.
Bunun haricinde okurlar, yani hiç sözlüğe kayıt olmamış kişiler dahi iletişim ara biriminden bize ulaşabiliyorlar. Mail yoluyla bize iletilen şikayetleri değerlendiriyoruz, anında müdahale ediyoruz. Onun haricinde de, isterlerse telefonla arayıp da şikayet edebiliyorlar. Yani bir de telefonlara da bakıyoruz. Bütün bu kanallardan gelenleri değerlendiriyoruz.
Çok fazla okur olduğu için de sitenin, aradan bir şeyin kaçma ihtimali çok düşük oluyor. Kaçıyorsa da bir gün elbet su yüzüne çıkıyor ve biz yine değerlendiriyoruz. Yani diyelim ki biri hakkında kötü bir şey yazıldı, bizim gözümüzden kaçtı. Üç ay sonra o kişi aradı, şikayet etti, bu duruyor diye. Hemen müdahale ediyoruz ona.
Dolayısıyla böyle bir şikayet tabanlı bir sistem. Ayda 6 milyon kişi ziyaret ediyor siteyi. Altı milyon çift gözün baktığı bir denetim mekanizması var diyebiliriz.
FU: Peki çok direkt bir soru sormam gerekirse, Büyük Birader sizinle iş birliği yapmak istedi mi? Diyelim ki bir kişiyi arıyorlar veya o özel bilgiyi kimin girdiğini merak ediyorlar. Bu bir istihbarat birimi olabilir, emniyet olabilir. Hiç böyle bir şey size direkt olarak ulaştı mı?
SK: Böyle şeyler ulaşıyor. Genelde şahıslardan ulaşıyor gerçi. Yani büyük bir biraderden değil ama... Büyük biraderlerin sanırım bunu yapmak için sözlüğe pek ihtiyaçları yok. Yani kimin nereye girdiğini tespit etmeleri bizden bilgi almadan da yapabilecekleri bir şeydir diye düşünüyorum.
Zamanında çünkü efsaneler dolanıyordu. İşte şu birim, devlet birimi gelmiş. Şu internet servisi sağlayıcının önüne bir kutu koymuş, bütün trafik o kutu üzerinden geçiyormuş gibi şeyler çok duydum. Haliyle şimdi bu varken Sözlük'ten bilgi almasına gerek olmaz, böyle bir mekanizma varsa eğer. Bu tür şeyleri düşündüğümüz zaman...
FU: Bu talepler karşısında sizin yaklaşımınız ne oluyor peki, kişisel ya da devletten gelen talepler karşısında?
SK: Hukuk çerçevesinde olmayan hiçbir talebi kabul etmiyoruz. Yani bu çok net, açık ve net. Yani hiç bugüne kadar zaten şey olmadı. Hani bir devlet birimi gelip ''Bunu verin, yoksa başınıza dert açılır'' falan demedi.
Şu oluyor: Mesela bir ilin emniyet müdürlüğünden talep gelmişti birkaç ay önce: ''Ya bunu silin, silseniz iyi olur'' falan gibisinden. Tamamen hukuksuz bir talep. Yani daha ortada bir dava bile yok. Emniyet böyle bir şey talep edemez normalde yani. Savcılık emriyle biz bunu yapabiliriz ancak olsa olsa. Ortada bir dava vardır, tedbir alınır. Tedbir gereği yapabiliriz.
Böyle bir şeyi reddettik. Konuşmamız gerekti ama müdür ile. Anlatabilmek için durumun böyle olmadığını, vaziyetin böyle işlemediğini. Ama böyle şeyler oluyor yani. Sırtımızı hukuka, kanunlara dayadığımız için şimdilik bir sıkıntı yaşamadık ama bilmiyorum ilerde yaşar mıyız. Hani Türkiye’de bunlar için net konuşmak çok güç.
FU: Vergi cezası da alabilir misiniz acaba?!
SK: Vergi cezası. Ergenekon cezası... Her şey olabilir.
FU: Peki yine daha genel bir soru sorayım. Bütün sistemi kapsayan bir soru. Acaba bütün bu sistem, sizin de içinde yer aldığınız sistem, yeni medya, sosyal medya ya da Web 2.0, kime daha fazla hizmet ediyor? Kullanıcılara mı, Büyük Birader dediğimiz olguya mı, tüketim kültürüne mi, yoksa hepsine birden mi?
SK: Şöyle diyebiliriz aslında. Tüketim kültürüne ve fikir ifade özgürlüğüne eşit oranda hizmet ettiğini düşünüyorum. Çünkü aynı zamanda bizim ifade edilen fikri tüketme, daha doğrusu zengin ve birbirinden farklı fikirleri sindirmeye ihtiyacımız var. Yani o kadar çok uzun süre, 80 sonrası o kadar çok tek bir fikre endeksli, mono bir hayat yaşadık ki, şimdi farklı sesler, farklı düşünceler karşısında ne kadar aç kaldığımızı da fark ediyoruz bir yandan.
Sözlüğün geliştirilme sürecinde şu övgüyü çok duydum: "Ya her görüşten insan var" falan. Olması gereken iken, bu insanların açlığını hissettiği bir şeye dönüşmüş ve şimdi onu tüketiyoruz bir yandan da. Yani alternatif görüşler, farklı düşüncelerden insanların bir arada barınması ve fikir çarpıştırabiliyor olması. Bunu anca nerede görüyordunuz? Çok modere edilen, böyle kısıtlı, Siyaset Meydanı gibi ortamlarda ''Hadi oradan sen de, hadi oradan sen de'' formatında görüyordunuz.
Hani bu kadar bilgiye odaklı bir şekilde bunun gerçekleştiği bir mecra görememiştik, görememişiz Türkiye’de. Şimdi görüyoruz. O yüzden ikisine birden hizmet ettiğini düşünüyorum.
FU: Türkiye’de insanları örgütleme, belli bir amaç etrafında buluşturup eyleme geçirme potansiyeli var mı acaba bu medya türünün? Herhangi bir konuda sadece internette grup kurup onun hakkında yorumlarda bulunma değil, eyleme geçirme gücü... Aynen Twitter’ın İran’da, Moldova’da yaptığı gibi. Böyle bir eyleme geçirme gücü var mı Türkiye’de internetin?
SK: Eminim vardır ama bu hitap ettiğiniz kitleyi çok iyi anlamanızı gerektiriyor en başta. Yani nasıl dinamiklerle işliyor, değerleri nedir, kültürü nasıl işler? Bu konuda çok ciddi ve derin bir araştırma yapmanız lazım ki bu insanları bir yelpaze altında toplayabilesiniz, bir şemsiye altında toplayabilesiniz ve bir yöne götürebilesiniz.
FU: Sizin örnekleriniz oldu mu hiç insanları belli bir amaç etrafında toplama anlamında?
SK: Elbette. Sözlüğün kendi kampanyalarını düşünün. İşte ilkokullara, ilköğretim okullarına kitap yardımı kampanyaları düzenledik. İki defa yaptık bunu. İkisinde de inanılmaz katılım oldu. Yani ilk kampanya 2005 yılındaydı yanlış hatırlamıyorsam. Yada 2003 yılı mıydı? 2003 yılıydı galiba. 2003 ya da 2004. O kitap kampanyasında üç ayda kırk bin kitap topladık. Yani her taraftaki sözlük yazarlarının ve kitapların okula ulaştırılmasını da sözlük yazarları kendileri organize etti toplanıp.
Yani bazı sözlük yazarları gönüllü oldular, toplantılar düzenlediler, toplama kampanyaları. Sonra onların kargolanması işini organize ettiler. Yani bu kadar hızlı bir şekilde, kusursuz diyebileceğim bir şekilde organize oldular. Çok hızlı, çok çabuk bir sürede, çok fazla sayıda. Bir okuldan taştığı için kitaplar il merkezine gönderildi. Bir kısmı, il halk kütüphanesine yollandı.
FU: Demek ki böyle bir eylem gücü var. Ama bu eylem gücünü, siyasi veya size zarar verebilecek, sizin desteklediğiniz veya desteklemediğiniz başka bir amaç için kullanmalarına nasıl bakardınız?
SK: Şimdi kitap yardımı yapmak siyasi olarak çok nötral bir hareket. Ama siz burada bir siyasi görüşe endeksli diyelim ki bir eylem, 1 Mayıs gösterisi organize edeceksiniz. O zaman o görüşün karşıtlarını da muhatap olarak almanız gerekiyor. Bu sizin işinizi zorlaştırıyor haliyle. Çünkü Türkiye’de olduğu gibi Sözlük'te de kutuplaşmaları ve sosyal duvarları oluşturan şeylerden biri, siyasi görüş, etnisite bunlar var. Haliyle bunları değerlendirerek bir itici güç oluşturmamız lazım ki o da zor. Hani tüm sözlüğü en azından bu konuda yönlendiremeyeceğiniz ortada. Ancak siz o hitap ettiğiniz siyasi görüş ya da etnisite üzerinden bir hareketi belki alt bir gruba empoze edebilirsiniz ama tüm sözlüğe bu şekilde nüfuz etmeniz mümkün değil.
FU: İnsanlar Sözlük'te veya diğerlerinde oldukları gibi görünmeye hevesliler mi sizce, yoksa yeni bir imaj mı oluşturuyorlar? Orada yansıttıkları kişilik, karakter, yaklaşımlar açısından. Böyle bir farklılık gözlüyor musunuz? Tanıdığınız bir insanın sanal kişiliği ile kendisi arasında farklar gözlüyor musunuz?
SK: Elbette. Bunu kendimde dahi gözlüyorum. Yani biriyle gerçek hayatta tanıştığım zaman "A, biz seni böyle bilmiyorduk." falan tarzı tepki alabiliyorum. Bu çok da normal bir şey ve bence bugüne kadar da tecrübe etmediğimiz bir şeyi tecrübe etmemizi sağlıyor. Olmadığımız biri olma imkanı sağlıyor bize.
Sanalda bunu istediğiniz gibi yapabiliyorsunuz, sınırsız bir özgürlüğünüz var. Şu açıdan güzel: Sizi toplumda gerçek hayatınızda konumlandıran etkenlerden sıyrılabiliyorsunuz. Yani diyelim ki etnik kimliğiniz yüzünden hor görülen bir insansınız. Ya da dış görünüşünden dolayı hor görülen bir insansınız. Siz sanal ortamda son derece yakışıklı, karizmatik, bambaşka bir insan rolüne bürünebiliyorsunuz. Bunun hizmet ettiği en büyük amaç da fikirlerinizi görünüş ya da konum filtresinden geçiren insanlara ulaştırabilmek oluyor. Yani orada sizin fikriniz artık ön plana çıkıyor, sizin yarattığınız kişilik ön plana çıkıyor. En büyük hizmet ettiği amacın bu olduğunu düşünüyorum.
Onun dışında da toplumda örselenmiş ya da hani baskı altında kalmış bir insanın da orada gerçekten o kötü koşullardan geçmemiş bir alt hayat yaşamasına izin veriyor. Yani bu da büyük bir imkan aynı zamanda. Bu belki psikolojik bir tedavi yöntemi olarak bile işe yarıyor olabilir.
FU: Tam o noktada acaba bu yeni medya türü bir anlamda içgüdülere de mi hitap ediyor? Başta da sormuştum röntgenleme, dikizleme. Sevmediğiniz, mesafeli olduğunuz bir insanı uzaktan uzağa gözetleme ihtiyacına veya kendinizi teşhir etme, sergileme ihtiyacına da hizmet ediyor mu?
SK: Tabii ki. Daha önce dediğim gibi hizmet ettiği amaçlardan biri de mutlaka odur. Yani dediğim gibi hani teşhirin gerçek hayattaki varacağı en uç nokta çıplaklık iken Sözlük'te daha da açılıp beyninizin içindekilerin ortalığa saçıldığı bir teşhire dönüşüyor. Ve beyninizin içindekilerin takip edildiği bir röntgenciliğe dönüşüyor.
Yani o açıdan olabilecek en yüksek tatmini de sağlıyor olabilir. Bu nasıl bir insan sorusuna yanıt bulmak, hani sizin karşı komşunun camından gördüğünüz manzarada o nasıl bir insanı anlamanız çok zor. Gördüğünüz şey o insanın en fazla çıplak vücudu olabilecek iken burada içindekileri de bütün ayrıntılarıyla görme şansınız oluyor. Evet, elbette ki onlara da hizmet ettiğine eminim.
FU: Çok mu abartılıyor acaba tüm bu gelişmeler? Erişim imkanları, penetrasyon oranları göz önüne alındığında çok mu acaba kendi içinde konuşup duran bir sektör bu? Hatta Türkiye özelini de bırakalım, bütün dünyayı gözümüzün önüne alalım. Bazı ülkelerde internete erişim oranı yüzde 20 - yüzde 30 düzeyinde.
SK: İnterneti mi kastediyorsunuz genel olarak?
FU: İnterneti kastediyorum.
SK: Tam tersine. İnternetin henüz yeterince keşfedilmediğini düşünüyorum. Aynen bundan 50 yıl önce sokakta bir tane araba gördüğümüz gibi, internet de zamanla gelişecek, herkesin erişebildiği bir mecra olacak. Çünkü faydaları müspet. Yani bir insan için, şu insan için internetin hiçbir faydası olmaz diyemezsiniz. Her insan için faydalı olabilecek birşey. Yeter ki o insanın erişimi olsun internete. Yani nasıl diyebilirim? Her sosyal tabakadan insan...
Şu var mesela: İnternet üzerinden dilenenler var. Kendisine site açıyor, benim beş param yok, bana biraz yardım edin diye. Tıklayarak bağış yapıyorsunuz kredi kartınızla. Ya bu bile varken internetin hitap etmeyeceği ya da yetersiz kalacağı (düşünülemez), bir yanından çözüp bu şekilde zengin olanlar da var bu arada. Dolayısıyla abartıldığını düşünmüyorum. Hatta daha değerinin arttığını göreceğimizi düşünüyorum.
FU: Sosyal medya ortamı diyalog yaratıyor mu? Yoksa aslında herkes bir monolog içinde mi? Yani sosyalleşme getiriyor mu gerçekten de?
SK: Bence çok daha büyük bir çok seslilik yaratıyor. Yani ne bir diyalog, ne de herkes kendi dalında. Tam tersine ortaya çıkan şey, inanılmaz bir fikir sentezi. Bunu da sağlayan son etken, okurun kendisidir. Yani takip eden kişinin kendisidir. O son halkayı oluşturur bu zenginlik içinde. O kişi okurken, farklı görüşleri değerlendirir ve kendi kafasında bir senteze dönüştürür. Bir diyalogdan farklı olarak çok fazla fikir ve insan işin içindedir. Bir tekil fikir beyanından farklı olarak da çevresindeki diğer fikirlerle konumlanır. Bu ikisi çok zengin bir veriye dönüşür ve insan içinde de bambaşka bir yansımaya bürünür. Yani bunları değerlendirdiğinizde bir diyalogun çok daha ötesi olduğunu düşünüyorum.
FU: "Her bir teknoloji üretildiği, içine doğduğu ideolojiye veya düzene hizmet eder" denir. Ama onun karşısında da şöyle bir şey dile getiriliyor. ''Aslında küreselleşme karşıtları da internet üzerinde organize oluyorlar ve gösterilerini düzenliyorlar.'' Siz acaba daha çok hangi tarafa hitap ettiğini düşünüyorsunuz? Yoksa her amaca hizmet edebilir mi internet?
SK: Aslında şunu demem lazım. Her ideoloji her amaca hizmet edebilir demem lazım. Yani bugün kapitalist düzende bir konferans salonu kiralanıp sosyalizm mitingi yapılıyorsa, yapılabiliyorsa ve bunun parası ödeniyor, bu insanlara ev kirası ödeyebiliyorsa, ideolojiler birbirlerinin tartışılmasına ya da kendi içlerinde devinimlerine hizmet edebilirler diye düşünüyorum.
Haliyle internet sadece bir alt yapı olarak buna çok daha rahat izin veriyor. Yani en başta ideoloji internetin yapısına nüfuz edebilmiş bir şey değil. Şu açıdan edebildiğini söyleyebiliriz: Mesela sözlük reklam alıyor. Haliyle kapitalizm motoruyla çalıştığını düşünebiliriz. Ama diğer yandan internet size sözlük gibi pek çok yere de erişim imkanı sağlıyor. Yani seçim şansını size bırakıyor. Size televizyondaki gibi on dakikalık reklam periyodu zorlamıyor. Yani siz dilerseniz oradan uzaklaşıp Wikipedia’ya gidebilirsiniz, orada reklam yok. Tamamen reklamsız bir mecrada da konuşabilirsiniz.
FU: Zaman içinde bu reklamlar Ekşi Sözlük üzerinde bir baskı oluşturacak mı? Şu anda biliyoruz ki reklamı olan firmaların entry'leri altında, onlar hakkında olumsuz şeyler de çıkabiliyor. Ama ileride, ekonomik koşulların da baskısıyla, editöryal bağımsızlığınızı nereye kadar koruyabilirsiniz?
SK: Elbette. Zaten bu risk hep var. Yani siz elinizi reklama verdiğinizde kolunuzu da verme riskini taşıyorsunuz. Sanırım burada biraz şu var: Ben şu anki durumumda daha az kazanmak adına bu özgürlüğü sağlayabiliyorum. Yani şu anda sözlük, potansiyelinin çok azını kullanıyor reklam potansiyelini. Yani tek bir banner alanı, gülünç denebilecek bir format. Şu anda bir gazete sitesine girerseniz, çok popüler olanlarda, her yerden reklam fırladığını görürsünüz.
Yani böyle bir imkanımız varken bunu mümkün olduğunca minimum değerlerde tutmaya çalışıyoruz ve seçici de olmaya çalışıyoruz. Bizi zor duruma sokacak hani "Eğer o reklamı almazsak batarız"a dönüştürecek büyük anlaşmalardan da kaçınıyoruz, yani bizim elimizi kolumuzu bağlayacak.
E, bunu yapmak tabi bizim için bir fedakarlık. Yani burada bizim gelirimiz düşüyor ama benim de zaten niyetim tek reklam modeline bağlı kalmak değil. Alternatif gelir modelleriyle sözlüğün o esnekliğini korumasına izin vermek.
FU: Zor bir tercih değil mi?
SK: Tabii, elbette, evet.
FU: Sözlüğün içindeki bazı entry'lerin veya Facebook’taki grupların veya diğerlerinin, bazen nefreti, milliyetçi, faşist tarafları körüklediğini düşünüyor musunuz? Facebook gruplarına bakın mesela ''Bilmem ne için evet diyen bir milyon kişi bulabilirim'' gibi gruplar var. Bunların bazıları aslında masum görünmüyorlar.
SK: Bu toplumun yansımasından başka bir şey değil. Yani Facebook'ta grup imkanı verilince bu insanlar ortaya çıktı diye bir şey yok. Bu insanlar hep vardı, bu görüş hep vardı. Bunlar artık gözümüzün önünde.
Bu şu açıdan iyi: Artık bunları takip edebiliriz. Yani bunlar ne yapıyor, nereye gidiyor gözümüzün önünde olma imkanları var. İkincisi bu gruplara müdahale etme şansı var. Şu açıdan; fikirsel nüfuzla müdahale etme şansınız var. Yani bu insanlara ulaşıp bunlara fikirlerini değiştirme gibi imkanı var, toplumun yani tek tepede bir otoritenin değil elbette. Yani bu tek bir otoritenin yapabileceği bir şey değil en başta. Ama toplum kendi iç dinamiklerini bu şekilde olgunlaştırabilir açıklık ve şeffaflıkla.
Yani bu insanların şöyle bir görüşleri var. Ama diğer grupta da onları eleştirenler, onlarla dalga geçenler var. Yan yana duruyorlar. Böyle olduğu zaman o insanlar o dalga geçenlerin yazdıklarına bakarak "A, dur ya burada bir yanlışlık var." diyebiliyorlar.
Ben daha geçenlerde bunun bir örneğini Sözlük'te gördüm, kedi kesme görüntülerini yayınlayan kız konusunda. Biri yazmış, bir sözlük yazarı yazmış: ''İlk başta ben de bir nefret doluydum yani, bu kız cezalandırılsın falan diye. Sonra yazılanları okudukça görüşüm değişti'' demiş.
''Yani hakikaten bu kız bir psikolojik rahatsızlığı olabilir ve bundan yapmış olabilir. Hani bunu ilk başta düşünemedim o ilk öfkeyle. Sonradan okudukça fark ettim. Bu bunun tek bir başlıktaki örneği iken bütün internetin bu tür bir kendi kendini iyileştirme sürecine hizmet ettiğini düşünüyorum.''
Bu inanılmaz güzel bir şey.
FU: Son soru. Deniyor ki, gitar çalan çok yetenekli bir çocuk bu sayede kendini sergileme imkanı buldu, bu sayede ulaşamayacağı insanlara ulaşma imkanı buldu. Bir yandan deniyor ki, işte aslında daha fazla popüler kültürü pompalıyor ve buna hitap ediyor. Dolayısıyla kültürel tüketimi en son aşamada tüketimi teşvik ediyor. Bir filmin daha fazla izleyici çekmesini sağlamak gibi. Bu çelişkiyi nasıl görüyorsunuz? Yeni medya ortamı kültürü, sanatı destekliyor mu, yoksa kültürel, sanatsal tüketimi mi teşvik ediyor?
SK: Şimdi bence ilk başta ikisi birbirini dışlayan sonuçlar değil. Yani tüketimin artmasıyla kültürel sanatın teşvikinin geri plana atılması gibi bir şey olmadığını düşünüyorum. Ama elbette ki bu tartışılması bile bence gereksiz.
FU: Mesela kitap satışlarını arttırıcı bir etkisi olur mu?
SK: Mutlaka. Ama şu var en önemlisi. Bir yazarın, kitap harici bir platformda, çok daha fazla insana ulaşmasına sebep olur. Tam olarak demek istediğim de bu. Yani gitar çalan biri, müzik yapan biri Unkapanı’nda çıkaracağı albümden çok daha fazla ve büyük bir kitleye yayılabilir. Çok daha fazla insana eserini gösterebilir ve bunun için de gidip oradaki müzik çarşısındaki kasetçileri, plakçıları dolaşıp kendisini kabul ettirme ve kendisini zor duruma sokacak sözleşmelere imza atma sıkıntısı, bu tür engellerden uzak bir şekilde bunu yapabilir.
Yani internet bunu o kadar özgür bir şekilde sağlıyor ki, siz iyi bir şey yaptıysanız o zaten yayılıyor, değerleniyor anında. Yani kitaba da, albüme de, kasede de, CD'ye de gerek kalmadan, kendi yaptıklarınızı yayabiliyorsunuz.
Bu açıdan, kültür ve sanat konusunda tabii ki yani inanılmaz bir zenginlik yarattığını düşünüyorum. Hiç bugüne kadar rastlamadığımız boyutta yani. Şunu düşünürseniz geçen sene insanlığın ürettiği bilgi miktarı beş bin yılda ürettiğimiz, son beş bin yılda ürettiğimiz bilgi miktarından fazla. Bu kadar büyük bir zenginliğin içine girdik şu anda bilgi üretimi konusunda. Google gibi arama motorlarının bu kadar artık hayatımızın vazgeçilmez parçasının olma sebebi bu. Çünkü o kadar zengin bilgi var ki artık ona ulaşmak için uygun araçlar peşinde gidiyoruz. Yani haliyle bu kültürel ve sanatsal olmanın ötesinde toplumla ilgili herhangi bir konuda bilgi dağarcığını üstsel boyutlarda genişlettiği ortada.
Röportaj tarihi: 3 Aralık 2009

Güzel bir röportaj bence insanı tetikliyor resmen konuşmalar yani fikirlere fikir katıyor gibi :) emeği geçen herkeze tşkr ederim www.forumkalp.com ailesi başarılarınızın devamını diler.
YanıtlaSil