29 Ocak 2010 Cuma

Sosyal Medya ve Siz: Serdar Kuzuloğlu röportajı

Sosyal Medya ve Siz program dizisi kapsamında görüştüğüm kişilerden biri de Teknoloji yazarı ve MYK Medya şirketinin kurucusu Serdar Kuzuloğlu'ydu. Serdar ile NTV'de çalıştığım dönemlerden tanışıyoruz. Daha öncesinde de yazar-okur bağlantımız vardı. Sadece bir bölümünü programda kullanabildiğim bu röportajın metin çözümlerini de kendi blogumdan yayımlamak istedim. İlgilenenler olacaktır muhakkak.

FU: Öncelikle istersen biraz kavramsal olarak başlayalım. Sosyal medya ve geleneksel medya ikilisini tanımlayıp kıyaslayalım. Hangi açılardan, hangisi diğerine göre daha avantajlı sence? 

SK: Kavramlar aslında dönemlere bağlı olarak da değişkenlik gösteriyor. Ben bunu birazcık yeni medya ve geleneksel medya olarak ayırmayı daha uygun buluyorum. Çünkü dijital medya da olayı tam tanımlamıyor. Geleneksel medyanın da dijital ayağı da var hizmette ve oldukça etkin hemen her ülkede. Türkiye de dahil olmak üzere. Bir yandan da, televizyon da bir dönem yeni medya idi, radyo da yeni medya idi.

Yakın zamanda ben bir Türk üniversitesinin yeni medya departmanının kuruluşunun danışmanlık hizmetinde bulundum. Şöyle bir kavram geçti, YÖK tarafından. ''Yeni medya diye bölüm olmaz, yarın bir gün bu, eski medya olacak.'' Aslında kendi içinde mantıklı bir kavram.

Dijital ortamda insanların katılımıyla beslenen mecrayı, belki sosyal medya tanımına yaklaştırabiliriz. Buradaki fark şu oldu: Şu ana kadar bizim kitlelere haber ve bilgi yayma, onları bilgilendirme amaçlı olan kısmını düşündüğümüzde hepsi tek yönlü. Yani bir yayın yapılıyor o yayın çeşitli şekillerde çoğaltılıyor. Kimisi radyo dalgalarıyla ulaşıyor, gazete kâğıdı olarak ulaşıyor, kimisi dergi olarak, kimisi televizyon yayını olarak. Bir noktadan çok noktaya dağılıyor ve bunun kendi içindeki ekonomik kriterleri var. Ve bu ekonomik kriterler onun menzilini, onun ulaştığı kitleyi ve etki gücünü belirliyor. Ve hepsinin zaman içinde tarihte yerlerine gelen yeni medyaların etkisiyle dönüşümleri olmuş.

Farklı fonksiyonlara ulaşmış radyo, bir dönem bilgilenme kaynağıymış. Bugün daha çok bir eğlence kaynağı. Yarın belki apayrı bir noktaya dönüşecek.

Gazetelerin dergilerin bugünkü fonksiyonlarının, aslında bir elli altmış yıl öncesi ile aynı olmadığını tahmin edebiliyoruz. Şimdi bir de internet çıktı. İnternetin en büyük farkı şu: İnternet insana karşı demokratik bir platform. Bir gazeteyi hayata geçirmek ile internette bir yayını hayata geçirmek ya da internette bir şeyi yaymak için harcanan, emek, zaman, para, araç mukayese bile edilmez. Ve ulaşılan kitle aynı, en önemlisi o. Yani benim bugün bir gazete çıkarmaya imkânım yok. Dergi çıkarmaya imkânım yok. Televizyon açmaya cüretim yok. Radyoyu düşünmem. Ama bir internet sitesinde çok mütevazı internet varlıklarında bile ben sesimi çok geniş kitlelere ulaştırabilirim.

Bir yandan da buna platform oluşturan yerler var. Belki işte sosyal medya tanımı, sosyal mecralar burada devreye giriyor. Yani şöyle düşünelim: Twitter olmasaydı belki milyonlarca kişi mikroblog ile tanışmayacaktı. Yani bugün Twitter ve benzerlerinin yaptığı mikroblogdur. 140 karakterlik kısa kısa blog girişleri. Bugün şarkıcısından gazetecisine kadar, şu ana kadar internette belki iki üç cümleyi bir araya getirip birşey yapmamış insanlar bir içerik hazırlıyorlar. Ve bunu binlerce, kimi durumlarda on binlerce, yüz binlerce kişi takip ediyor.

Bunu sıradan insanlar da yapıyor. Ve bu insanlar yani Twitter'da kimse kimseden bir kat daha üstün değil. Kimsenin avatar resminin yanında ''Bu bir celebrity'dir'', ''Bu bir gazetecidir'' yazmıyor. Dolayısıyla orada herkes birbiriyle eşit ve herkes herkesle konuşma hakkına sahip. İnsanlar bir birini bloke etmediği sürece. Veya Facebook'u düşünelim. Bugün Facebook'u insanlar temelde arkadaşını bulma, eski arkadaşıyla yeniden bir bağ oluşturma amacıyla kullanmaya başladı.

Ben geçen ay evimi yenilerken satın almak için girdiğim antikacının galerisinin Facebook'ta olduğunu öğrendim. ''Facebook sayfama gir, orada benim bütün ürünlerin fotoğrafları var. Depodakilerin de oradan seç'' dedi. Ve ben Facebook’taki benim antikacımın sayfasından, galerisinden, ürünlerimi seçtim. E-mail attım, ürün isimlerini linkleri gönderdim, satın aldım.

Yani bugün Facebook'un çıkış amacıyla kullanım amacı arasında, herhalde hiç kimse böyle bir şeyi tahmin edemezdi. Çok üstünde konuşulmasa bile ciddi anlamda bir seri ilan akışı var vs. Bakıldığında bütün bu popüler hizmetler insanların birazcık kendilerini keşfetmesine yol açtı. Yani daha önceden hiç kurulmamış bir bağdan söz ediyoruz.

Bu bir konu hakkında fikir bildirmenin de ötesinde, kolektif olarak aslında bir fikri sıfırdan oluşturup harekete geçirme olarak da tezahür etti. Ki bunu biz özellikle siyasi protesto olaylarında insanların sosyal mecraları organize olmak için kullandığı dönemlerde gördük.

Belki en popüler örneklerinden bir tanesi İran'da yaşanan başkanlık seçimleri sonrası ayaklanmalardı. Yani burada insanların ellerinde cep telefonları -ki bence o da önemli bir sosyal mecra olma yolunda ilerliyor- Twitter, Facebook vesaire gibi hizmetler olmasaydı eminim bu kadar organize olamayacaktı. Kitlesel SMS mesajları ile devrilen başkanları gördü bu dünya Latin Amerika'da vesaire. Yani insanlar artık bilgiyi yayma kozunu kendi elinde de barındırıyorlar. Ve bu çok uzun zamandan beri aslında bu medya tüketicilerinin sahip olmak istediği bir kozdu.

Kullanırken ilk safhada bir bocalama olacağı kesin. Bu çünkü çok travmatik bir durum bir anda insanları etkileme gücü yüz yıllardır var olan bir kalıptan kopup herkesin eline saçılıyor. Herkesin elinde bir parçası var. Birleştirince bir mana ifade ediyor, bazı insanlar birleştiriyor.

Bazen dönemsel vakalara bağlı olarak birleşmeler oluyor ortaya bir şey çıkıyor. Ve bu travmatik birşey. Biz daha olayın olumsuz yanlarını yaşamış değiliz. Mesela bir dezenformasyon amacıyla kullanımı görmüş değiliz. Ya da bizdeki meşhur İstiklal Caddesi ayaklanmasında olduğu gibi provokasyon amaçlı kullanımını görmüş değiliz. Ya da kötü amaçlı kullanımını da görmüş değiliz. Dolayısıyla aslında biraz sağduyunun da yardımıyla ve bir parça da internetin eski dönemlerinde çok yaygın olan anonimliğin de kalkmasıyla birlikte, sanal dünya dediğimiz kavram giderek bizim kendi dünyamızla birleşiyor. Yani eskiden kimse internette ismini kullanmazdı. Hatta çok acayip bir şeymiş gibi görünürdü: ''İnternette kimseye ismini verme, cismini verme, fotoğrafını koyma.'' denirdi. Bu gün herkes bar bar bağırıyor, ''Ben şuyum, fotoğrafım bu, evim bu, işte sakalımı kestim, burnum kanadı, bilmem ne oldu, bu köpeğim, bu sevgilim, buraya hastayım, bak pilav yiyorum çok lezzetli...'' İnsanlar artık bir ifade ishali misali her şeylerini yayma derdindeler. Ve işte bu sürecin platformlarını belki sosyal medya olarak adlandırmak en doğrusu olur. Çok kesin köşeleri olan bir kavram değil bu.

FU: Kullanıcıların ürettiği içerik artık bir ekonomik bir değer de ifade ediyor. İngiltere'ye baktığımızda internet üzerindeki reklâmlar geleneksel basını geçmiş vaziyette. Türkiye’de de aynı trend geçerli mi acaba?

SK: İnternetle ilgili seyrettiğim bir belgeselde Yahoo'ya ilk yatırım yapan yatırımcıyla yapılan bir röportajı izlemiştim. Yahoo'ya yatırım yaptığı dönemde internette reklam yapmak, reklam yayınlamak hoş karşılanmayan bir şey, ayıp sayılıyor. ''Hiç siteye reklâm koyulur mu? Bu web sitesi.'' falan diyorlar. O yatırımcıya da, ''Buraya para veriyorsun ama bunun para kazanma durumu falan yok'' diyorlar. Diyor ki ''Ayda milyonlarca kişinin gelip geçtiği bir yerden biz nasıl para kazanılacağını bulamıyorsak zaten bu işi hiç yapmayalım.'' Hep o aklıma geliyor. Böyle yeni oluşan ortamlardaki gelir modellerinin kurgularını nasıl oluşacağını düşününce.

Şimdi şöyle bakalım Türkiye de 20 milyona yakın internet kullanıcısı var yani en kötümser tahminle. 20 milyonu içinde barındıran bir yerin, ekonomik olarak reklâm geliri ya da benzeri türevleriyle bir şansının olmadığını düşünmek kötülüktür. Kötümserliğin de ötesinde bir kötülüktür. Mutlaka bir şey olacaktır. Olay şu: Geçenlerde bir terim okudum bir blogda. Facebook'ta sana bir markayı tavsiye ettiğimde, bunu o markayı sevdiğim için değil, seni sevdiğim için tavsiye ediyorum. Bu çok önemli bir şey. Yani artık insanların karar mekanizmalarında da ciddi bir değişiklik oluyor.

Ben artık televizyonda izlediğim reklâmlardan eskisi kadar kolay etkilenen bir kitle değilim. ''Beyazlar daha beyaz, renkliler daha canlı'' sloganıyla üçüncü kuşağı yaşıyoruz. Bu beyaz denilen şeyin teknik bir karşılığı var.

Beyaz, işte "FFFFFF", pantone değeri bu. Yani biz geçmişe doğru döndüğümüzde, bundan 20 sene önce muhtemelen griye beyaz dememiz lazım.

Dolayısıyla kavramların ve o geleneksel klişelerin ötesinde insanların ciddi bir belirleyici rolü doğdu. Benim internette hakkında kötü şey okuduğum markaya karşı kafamda bir soru işareti oluşuyor. Dolayısıyla bu hem benim için, hem marka için, hem o tip eleştirileri yapan insanlar için yeni sorumluluklar yüklüyor. Artık markalar her bir müşterinin aynı zamanda bir medya olduğunu farkına varmak zorunda. Ve herkes artık internette bir şey yazarken bunun bir anda kartopu efektiyle onun bunun bloglarında bir çığa dönüşeceğinin bilincinde olmak zorunda. Ve insanlar da karar verirken bu çapraz sorgulamaları yapmak zorunda. Çok farklı bir düzeni ortaya çıkarıyor.

Dolayısıyla burada karar verme mekanizmalarının değişmesi, çeşitlenmesi ya da eksenin kayması bu tip sosyal mecralarda yeni nesil reklâmcılık anlayışını yeşermesini sağlayacak.

Belki şöyle hizmetler çıkacak -ki şu anda da örnekleri var: ''Her yolladığın tweet'in arasına biz bir tane reklam koyalım bunun gelirini paylaşalım.''

''Hatta sen istersen reklâm kategorilerini seç. İstemediklerini yollamayalım. Ya da bak listesini verelim, beğenmediğin varsa yollamayalım'' gibi, reklâmverenin kurallarının değiştiği, reklâm yayınlayanın profilinin değiştiği enteresan bir sürece giriyoruz. Bunun mutlaka bir sektörü oluşacaktır.

Ama Türkiye’ye has düşündüğümüzde şunu görüyorum: Türkiye henüz geleneksel mecralardaki reklâmcılık alanında da çok geri durumda rekabet ettiği ülkeler liginde. Bunun internete yansıması bence sanıldığı kadar hızlı, kolay olmayacak.

Geleneksel, şu andaki internet reklâmcılığına da baktığımızda, genel reklâmcılık içindeki payı çok küçük. Bunun sosyal mecralara yansıması daha da uzun vadeli olacak gibime geliyor.

FU: Twitter ve diğerlerinin siyasi, toplumsal olaylardaki gücü ve etkisinden söz edelim biraz. Türkiye üzerinde konuşacak olursak, İran’daki, Moldova’daki gibi toparlayıcı, örgütleyici bir etki görüyor musun? Çünkü bazen insanlar şunu söylüyorlar: Facebook ve diğerleri aslında aşırı milliyetçiliğin, Türkiye için konuştuğumuzda, hatta bazen faşizmin yayılmasına veya pompalanmasına hizmet ediyor. Bu anlamda bir etkiyi Twitter ve diğerlerinde görüyor musun? Facebook'ta da böyle bir tehlike var mı sana göre?

SK: Bakıldığında geleneksel medyanın şöyle bir avantajı var. Yapabilecekleri ve yapamayacakları, kanunlarla yönetmeliklerle düzenlenmiş durumda. Muhatabı var ve prosedürleri var, ilkeleri var, gönüllü olarak kabul ettiği sorumlu olduğu kurumlar var.

Denetleyen kurumlar, yaptırımları, suçlar, cezalar her şey tanımlanmış durumda. Bir gazete suç içeren bir şeyi yayınlarsa, sorumlu yazı işleri müdürü vardır. Cumhuriyet başsavcılığı soruşturma başlatır vesaire. Bir şey olur, bir sonuç ortaya çıkar.

Sosyal mecrada ya da şöyle diyelim, genel anlamıyla internette anonimlik hala olası bir şey. Ve insanların çoğunda psikolojik olarak, belki de o internette anonimliğin kıymetli olduğu dönemlerden kalma bir algı var. ''İnternette yaptıklarım gerçek hayatta benim için çok büyük bir sorun çıkarmaz'' gibi bir algıya sahipler. Yani internetin daha özgür bir alan olduğu gibi bir yanılgıya sahipler. Oysa ki yine Türkiye üzerine konuşalım, gerçek hayattaki suç tanımı aynen internette de suç. Hatta internette bu kitlesel yayıncılığa girdiği için misliyle bazen insanın başına dert açabiliyor. Bunun kimi örneklerini de gördük geçmişten bugüne. Birçok acı tecrübemiz var bu konuda.

Bakıldığında internette bir dönem forward eylemleri vardı. İşte bir şey protesto edilirdi. ''Bunu bütün arkadaşlarınıza forward edin!''. O öyle bir beklentiydi ki biraz da tamamen apolitik etiketinin sırtımıza giderek yük gibi bindiği bir dönemde, sanki eylem dediğimiz şeyin karşılığı o haline geldi.

İnsanlar sokaklardaki imza kampanyalarına katılmıyorlardı. Ama o imzalarının sloganlarını kullanan e-mailleri birbirlerine iletiyorlardı. Çığ gibi büyüyordu. Bunun şimdiki karşılığı biraz Facebook grupları, sayfaları oldu. Yani geçen gün şey gördüm: ''Abdullah Öcalan'ın bile hayran sayfasının bilmem kaç yüz bin üyesi var, Atatürk’ün şu kadar var hadi yapalım bilmem ne...''

İnsanlar tıklanarak eylem olmayacağını bence anlamaları lazım. Facebook da bir grubun 300 milyon üyesi olduğunda, hükümetler bir şeyi değiştirmiyorlar, etmiyorlar. Yani halen belirleyici olan, online örgütlenme ile offline eylem üstüne kurulu. Yani dünyanın bu gerçeği değişmiş değil.

FU: Peki, sosyal medyanın fanatizmi insanlara bulaştırma anlamında bir etkisi var mı? Eylemden ziyade.

SK: Elbette var. Çünkü politik olarak doğru olmak amacıyla ve bu konuda konuşan insanların mecburen kullanmak zorunda oldukları üsluptan, tarzdan, stratejiden politikadan dolayı insanların kendi içerisinde ukte kalan, boğazına düğümlenen bir sürü şey var. Bunları bir anlamda kusmak istiyorlar. Ve bu tip sosyal mecralar da buna olanak sağlıyor bence.

Facebook'ta bugün herhangi bir grup açarken kimse size hiçbir şey sormuyor. Oysa bir dernek kurmaya kalksanız, Türkiye'de dernek kurmak, yani bir anlamda Mars' ta bir su damıtma tesisi kurmak gibi bir şey. Ve yine en büyük cezalar da derneklere yöneliktir. Örgütlenmenin önünde ciddi engeller var.

Bir yandan da bu örgütlenememiş olmanın, bir araya gelememiş olmanın yarattığı bir dip tortu var. İşte bu öyle uç veriyor.

Bugün Türkçe internetteki community, cemaatlere, topluluklara baktığımızda ciddi bir fanatizm görüyoruz. Sol, sağ, İslami vesaire, yani her alanda çok ciddi uçlar var. Mesela bilgisayar korsanları bile, aşırı derecede politik Türk hacker grupları. İnanılmaz faşist kolları var. İşte İslami kolları var. Bunların hepsinin kendine görev bellediği noktalar var. Onlara yönelik şey yapıyorlar. Ben biraz şey görüyorum, kendini siyasi yelpazede ifade edemeyen ya da kendini mevcut politik düzende temsil edilmiyor varsayan insanların burada birazcık o anonimliğin de getirdiği şeyle kin kusması olarak görüyorum.

Bunun aslında çok daha ciddi bir tezahürü de Youtube ve benzeri video paylaşım sitelerindeki yorumlarda kendini gösteriyor. Bugün bakın ben hatta yabancı video kliplerde bile görüyorum. Bir anda altta Kürt-Türk çatışması başlıyor. İstisnasız bugün istediğiniz videoya girelim, eline bağlamayı alan türkü söyleyen bir ozan, rap yapan bir genç, tek tekerini havaya kaldırıp bisiklete binen çocuk, ne olursa olsun altında bir Türk-Kürt kavgası göreceğiz yorumlarda. Bu çok tehlikeli bir şey. Üstünde çok konuşulmayan, gazetede televizyonda görmediğimiz ama halkta giderek yayılan yarı şaka yarı ciddi kimilerinin dalgasına topa girdiği ama çok ciddi sinyaller veren bir sosyal kıpırdanmalar var. Bunun uçlarını da yine sosyal medyada görmek mümkün.

FU: Bir yandan anonimliğin getirdiği iftira, karalama ve karşılıklı çatışmalar. Öbür yandan da Youtube yasağı gibi uç önlemler. Bunların ortasını bulmak çok zaman alacak mı? Türkiye'de?

SK: Şimdi Türkiye'deki sorun şu: Biz offline olarak çok özgürlükçü bir ülke olmadığımızdan, online dünyada da bunu sağlayamıyoruz. Alışmadık donun durmaması misali bizim geleneksel reflekslerimiz aynen internete de tezahür ediyor.

Bu kamu yönetiminde de böyle. Şirketlerin internete yaklaşımında bile böyle. Okullarda şirketlerde birçok sosyal ağlara giremezsiniz. Kişisel e-maillerinize bakamazsınız. Biz sansür erişim engelleme vesaire gibi konularda biraz yatkınız. Park yapıp ''Çimlere basmayınız'' levhası yerleştirme gibi bir huy bu aslında. Neyi neden yaptığımız konusunda tam bir kafa berraklığına sahip değiliz.

Youtube'un engelli olması popüler bir örnek olmasından dolayı çok konuşuluyor ama unutmayalım Türkiye'de 2000 site engelli durumda. Daha da fazla. Resmi rakamlar bir türlü doğru dürüst yayınlanmıyor. Ve bunların birçoğu muğlâk sebeplerden dolayı engellenmiş durumda.

Mesela müstehcenlik diye bir şey var ki her insanın -hatta ben düşünüyorum ki insanların dönemsel olarak bile- kendi içinde farklılık gösteren şeyler. Mesela benim babam Cuma geceleri rakı içmezdi günah diye. Pazartesi de günah, ama öyle bir algısı vardı. Bu biraz insanların kafasındaki bulanıklık. Müstehcenlik gibi bir konuda iyice karmaşıklaşıyor. Ve birçok site ki ben bunların hepsinin bahane olduğunu düşünüyorum. Bizim internet dediğimiz şey giderek intranete doğru dönüşüyor. Bir dönemin popüler kavramlarından bir tanesiydi.

Biz giderek küçülen bir çember içerisinde giderek yükselen duvarlar arkasında bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bir yandan da şu var: Youtube Türkiye'de sansürlü. İnternetteki istatistik raporlarına bakıyorsunuz, Türkiye’nin ilk beş sitesi arasında en çok ziyaret edilen. Bugün sokakta sorsanız ''Youtube'a girebiliyor musun'' diye? Eminim beş kişiden üçü-dördü ''Girebiliyorum'' diyecektir. Sansürün kendisinin de işlevsel bir faydası yok. Ülkenin başbakanı bile gazetecilere ''Ben girebiliyorum, siz de girin'' diyebiliyor. Başbakan giriyor, sokaktaki insan giriyor, daha bu niye sansürlü? Biz Youtube'u, içinde Atatürk’e hakaret videoları barındıran bir site olarak etiketledik. Youtube bugün dünyanın en büyük üniversitelerinden bir tanesi, mesela niye bunu hiç kimse konuşmuyor?

Bugün dünyanın en büyük görsel bilgi kaynaklarından bir tanesidir. İçinde üniversitelerin eğitmenlerinin kurslarından, kişilerin kendi eğlence içeriklerine kadar milyarlarca şey var. Ve biz bunun tamamından mahrum edilmiş durumdayız. Bizim buna ulaşabiliyor olmamızın hiçbir manası yok. Yani bugün oradan buradan taklalar atarak ulaşabiliyor olabiliriz, bu sevinmemiz gereken bir şey değil asla. Çünkü yarın bir gün Çin'de Ortadoğu'da olduğu gibi bu yöntem de yasaklanabilir, o zaman ne yapacağız? Bir yandan sosyal medya, sosyal mecra dediğimiz kavramlar yükselirken, bir yandan da böyle sakat bir yüzeyin üzerinde ilerliyoruz. Yarın bir gün, işte bir kişinin hakaret içeren bir tweeti yüzünden Twitter engellenebilir. Bir saçma sapan grup açıldı diye Facebook engellenebilir. Arayınca o tip içeriklere ulaşılabiliyor diye Google engellenebilir. Bunların hepsi olabilir. Bize fantastik gibi gelen herşey, bugünkü düzen içinde mümkün olan şeyler. Ama şunu düşünüyorum. Sosyal medya sayesinde internetin içeriği tüketen ve üreten kitlesi artıyor. İnternetten sağlanan fayda artıyor. Ve kısıtlanmasından zarar gören kişi sayısı artıyor. Bütün bunlar bu tip kısmen keyfi kimi zaman konjonktörün getirdiği sebeplerden dolayı alınan acayip kararları yönetmelikleri ve baskıları faydasız hale getirecektir diye düşünüyorum.

FU: Peki, ideolojik açıdan baktığımızda acaba bütün bu sistem, bu siteler Youtube, Facebook, Twitter vesaire kime hizmet ediyor? ''Her ideoloji, her teknoloji kendisini yaratan ideolojiye hizmet eder'' diye bir söz vardır. Bu acaba burada da geçerli mi? Çünkü örneğin hükümetler de bundan yararlanıyor kullanıcıları takip etmek için, hükümet aleyhtarları da bu teknolojiden yararlanıyor. Kim daha fazla bu işten kazanç sağlıyor? Yani Büyük Birader mi, kullanıcılar mı daha kazançlı?

SK: Şimdi internetin bugünkü güncel popüler hizmetlerini ve kullanıcıların ondan beklentilerini kullanım şekillerini göz önüne aldığımızda, eminim istihbarat hayalleri ve fantezilerinin en çok karşılandığı dönem olarak algılayabiliriz. Kimin ne yaptığı, nerede olduğu, ne yediği, ne içtiği, nereye gittiği, kiminle arkadaş olduğu, kiminle yazıştığı, ne yazıştığı, kimi aradığı, kim tarafından arandığı, kitapçıdan hangi kitabı satın aldığı. Her şeyin bir veri tabanında kayıtlı olduğu bir durumdayız.

Şimdi mesela insanlara bunların hepsi dağınık bilgi ambarları gibi geliyor ama Google, Social Search diye bir hizmetini tanıttı geçtiğimiz günlerde. İşin özünde bütün sosyal mecralarda bıraktığımız bilgi artıklarını bizim ismimizle eşleştiren ve tek bir noktada toplayan ve arayabilen bir sistem var. Yani şu meşhur polisiye filmlerde bilgisayarın başına geçip birinin adını yazıp yedi şeceresini birden dökme olayı, aslında bugün herkesin ulaşabildiği bir koz haline geliyor.

Bugün gelişmiş, dijital anlamda gelişmiş veri tabanlarını tutan ülkelerde, ücretli olarak herhangi birinin sosyal güvenlik numarasından sabıka kaydına kadar parayla satın alabiliyorsunuz.

Tarifeleri var ''50 dolara şunu veririm, 75 dolara şunu veririm, 300 dolara DNA kaydını veririm'' gibi menüler var. Dolayısıyla bunun sadece devletler değil herkes tarafından kullanıldığı bir durumda. Bizim bir yılbaşı partisinde çılgın bir eğlenme anımızın yarın bir gün başvurduğumuz işin insan kaynakları görevlisinin karşısında bizim dosyamızda çıkmasının getireceği durumlar vesaire. Bütün bunları belki şu anda tam kestiremiyoruz.

Bir yandan da şu var tabii. Bunlar bireysel olaylar. Toplumsal olaylardaki kullanımlarına baktığımız zaman. Örneğin, İran'daki başkanlık seçimlerinden sonraki ayaklanmalarda, eylemlerde Twitter önemli bir kaynaktı. Hem göstericiler açısından organize olmaları, hem de organize olanları takip eden güvenlik güçleri tarafından çok önemli bir şeydi. Yani her şeyin açıkça yapıldığı ve kimin önce pozisyon alırsa kazandığı bir durumdu.

Ve bu dönemde Twitter'ın periyodik bakımları, Amerikan hükümetinin, daha doğrusu kurumlarının talebiyle ötelendi. ''Yapmayın burada böyle bir şey oluyor'' vesaire. Aynı şeyi bir başka bir durum için düşünelim. Amerika’da bir ayaklanma olsaydı, Twitter kullanılıyor olsaydı, o aynı görevliler aynı şekilde mi davranacaklardı? Yoksa sistemi hemen birkaç hafta bakıma mı aldıracaklardı vesaire. Bunların zihinsel simülasyonlarını yapabiliyoruz ancak. Yani Türkiye hükümetine karşı direnen yirmi - yirmi beş milyonluk internet kitlesini kaybetmeyi göze alabilen Youtube, aynı resti Almanya’ya çekebiliyor mu? Kimi zaman çekemiyor, örneklerini görüyoruz. Ya da işte internette bir sansürü doğuran Atatürk’e karşı bir hakaret, Facebook'ta bir grup olarak açılınca Facebook kapatılıyor mu? Kapatmayabiliyor vesaire. Olayların hepsi kendi özünde farklı şekillerde tezahür edebiliyor.

Ama bütün bu kullandığımız ağların birçoğunun Amerika merkezli olması, bence ileride rüzgârın farklı taraftan estiği durumlarda hiç aklımıza hayalimize gelmeyen şeylerin olmasına da yol açabilir diye düşünüyorum.

Ki buna sadece Twitter'ı falan değil kullandığımız e-postaları da katalım. İşte Blackberry telefonları, bilmem neleri, her şeyiyle bakıldığında aslında biz yerini yurdunu bile bilmediğimiz yerlerde, kendimize ait çok önemli bilgileri gönüllü olarak devrettiğimiz bir çağı yaşıyoruz. Ve bunu kitlesel olarak yaptığımız için bizi rahatsız da etmiyor.

Diyoruz ki ''Tamam ben şu kızla birlikte olduğumu yazdım. Ama işte Ahmet de yazmış, Ali de yazmış, bilmem ne de yazmış.'' Kitleselliğin rahatlığı var. Ama bir yandan da kara bir gölge gibi de peşimizden yürüdüğünü de bilmekte fayda var.

Muhasebe ülkesine göre değişiyor. Amerika her durumda kazançlı gibi görünüyor. Kişisel olarak baktığımızda insanlar neden bu kadar hevesli kendileriyle ilgili bu kadar bilgi vermeye. Başkalarıyla ilgili bu kadar bilgiyi takip etmeye? Röntgen, dikiz veya teşhircilik nasıl tanımlıyorsun bu bilgi verme alma hevesini?

Bunun tabii toplumsal katmanlarda farklı tanımları var. Mesela gazeteciler ki bu tip sosyal mecralarda popüler kimlikler şöyle bir ayrımı var. İnsanlar hep gazetecileri gazetedeki köşe sayfasındaki fotoğraf, bir isim ve sürekli kendi konusunda bir şeyler yazıyor çoğu zaman ciddi, işte bir ahkâm kesiyor fikri var eleştiriyor, yeriyor. Ama kardeşim, bu adam işte markette alışveriş yapıyor arabasının lastiği patlıyor. Bilmem ne restoranında yemek yiyor çok kötü çıkıyor. Oğlu mezun oluyor, kızı mezun oluyor, o insanın da bir hayatı var. Ama tamamen izole, bizim hiç görmediğimiz bir şey ve o insanlar bizim kafamızda birer farklı bir ırk gibi.

Bunun şöhretler dünyasında daha farklı karşılıkları var. Şöhretlerin nispeten hayatları daha ifşa edilmiş halde, daha didiklenmiş halde. Ama biz bir yandan biliyoruz ki, medyanın bunları çarpıtmış olma ihtimali de var. Bilmem nerede, kiminle yakalandığını gösteriyorlar, belki cidden iddia etiği gibi masumane bir yemek yiyorlar. Ya da medyanın onları gösterebildiği ve gösteremediği yerler var. Yani evlerinin içini bilmiyoruz. Pijamalarını bilmiyoruz. Yataklarını bilmiyoruz. Tabaklarını bilmiyoruz vesaire. Ve o insanlar da o açlığını doyuruyorlar. Çünkü o insanlar da, kendi kitlelerine doğrudan ulaşamamanın sıkıntılarını yaşamış insanlar. Sözleri çarpıtılmış. Yalan yanlış bir şeyler yazılmış. Kasten bir şeyler yazılmış ya da görmezden gelinmiş. İçinde onlarında bir sürü buhranlar fırtınalar var. Ve onlar da doğrudan ilk defa kitlelerine ulaşabilmenin yolunu bulmuş.

FU: Bu durumda, bir yandan bir halkla ilişkiler ve pazarlama faaliyeti, diğer yandan da ünlü olmayan insanlar için ''kendilerini gösterme'' veya insanlardan ilgi görme ihtiyacına mı karşılık veriyor sosyal medya?

SK: Bireysel kullanıcılar içinde düşündüğümüzde, tamamen sıradan insanların ''Ya ben o kadar sıradan birisi değilim, kendime has çok enteresan bir hayatım var ve bunu sizle paylaşmak istiyorum.'' derdi.

Tabii bunu aslında geleneksel medyanın şu anki ana akımlarıyla da örtüştürmek lazım. Bugün bütün dünyadaki televizyon yapımlarında ciddi anlamda bir ifşa, teşhir ve faş etme duygusunu görüyoruz.

Yeni akım bu. İşte kameralı evler, kendi hayatını teşhir eden insanlar. Kendi özel hayatlarındaki problemleri televizyon programlarında çözmeye çalışan insanlar. Ki bu yatak odası dertlerine kadar inmiş durumda. Bütün dünyada böyle bir süreci görüyoruz. E bu internette de aynı şekilde yansıyor. Bir anlamda ve şunu unutmayalım insani olarak çok teşne olduğumuz bir şey takip ediliyor olmak, insanların bizim ne dediğimizi dinliyor olması, tepki veriyor olması. Çok doğal olarak hepimizi bir anlamda mutlu ediyor ve buna bağımlı kılıyor.

Ve sürekli o çıta yükseliyor. Mutfağını gösteriyorsun artık onun bir orijinalliği yok salonunu göstermek zorundasın. Sonra işte tuvaletini göstereceksin, sonra banyonu, sonra bornozunu göstereceksin, sonra bacaklarını göstereceksin. Bunu sonu yok, uyuşturucu gibi, sürekli çıtayı yükseltmen gereken bir olgu. Şu an tabii daha mutfak kısmındayız, devamını hep birlikte göreceğiz.

FU: Tüketim kültürüne mi hizmet ediyor sosyal medya? Konuştuğum bir sosyolog söylemişti: ''Sosyal Medya, tüketim ve sosyalleşme arasındaki kayıp halkadır.'' Öyle midir gerçekten?

SK: Açıkçası nasıl bir yayın yaptığınıza ve kimi takip ettiğinize bağlı olarak çok değişebilen bir şey bu. Benim kişisel olarak takip ettiğim kişiler daha çok, ''Mesleki olarak bir şeyler bilgilenebilir miyim? Bir şeylerden haberdar olabilir miyim?'' dediğim ya da yine mesleki olarak tanıdığım arkadaşlarım. Onların hayatlarının bir parçasında bulunmak istiyorum.

Bazı porno yıldızlarına özel Twitter siteleri var. Twitter benzeri siteler var. Doktorlara özel şeyler var vesaire. Ama baktığımızda tabii bu teşhir, tüketim ile de ilintili birşey. Yani teşhir ettiğimiz şey, evimizde ördüğümüz kazak falan değil. Satın aldığımız şeyler, gidip yediğimiz içtiğimiz şeyler, gördüğümüz ülkeler, yeni keşfettiğimiz mekânlar vesaire. Bunun tüketimden çok bağımsız bir şey olduğunu düşünmek çok doğru olmayabilir.

FU: Sosyal medya, kültür ve sanata da destek oluyor mu? Onların yayılmasına değişik kitlelere ulaşmasına? Yoksa ''kültürel tüketimi'' mi destekliyor? ''Şu filmi izledim. Şu DVD'yi aldım. Televizyonda şu programı izledim.'' gibi... Hangi tarafa daha fazla hizmet edebilir?

SK: İnternetin yeni nesil hizmetleri sayesinde bence insanların çok dikkat etmediği bir konu, şu ana kadar belirli bazı kurumların, kişilerin, odakların iki dudağı arasında kalan, bir yere gelemeyen insanların, kendi ayakları üzerinde durarak hedeflediği kitlelere ulaşabilme fırsatı vermiş olması. Bu çok önemli. Yani bir müzik grubunun artık kendi yapımlarını milyonlara duyurabilmesi için bir prodüktöre ihtiyacı yok. Basit bir bilgisayar ve kendi enstrümanlarıyla bile birçok şeyi yapıp yine internette ve ücretsiz, yüz milyonlarca üyeye sahip ağlarda kendilerini tanıtabilirler.

Aynı şey siyasi hareketler için de geçerli. Sivil toplum kuruluşları, sinema yapımcıları, kısa film çekenler veya resim yapanlar, amatör fotoğrafçılar... Yani artık geleneksel mecralara çok da ihtiyaç duyulmayan bir yapıdayız. Öyle ki yavaş yavaş geleneksel medya, sosyal medyada parlayan yıldızları haberleştirmeye, onları keşfetmiş olmaktan mutluluk duymaya başladı. Bu önemli bir dönüşüm.

Dolayısıyla bence, elbette doğası gereği popüler kültürü daha da palazlandırıyor. Çünkü onu daha kitlesel hale getiriyor. Ama bir yandan da o popüler kültür hengâmesi içinde geleneksel mecralarda asla kendisine yer bulamayacak birçok küçük akımında can bulmasını da sağlıyor. Bu açıdan çok önemli bir hizmet üstlendiğini düşünüyorum.

Dolayısıyla çok fazla kötümser olmaya gerek yok. O medya okur yazarlığını buraya tercüme edip doğru kullanıldığı takdirde, hem kullanıcılar, hem de bütün taraflar açısından faydalı olabileceğini düşünüyorsun. Ama aynı zamanda da piyasa ekonomisine de herhalde bir katkısı olduğu aşikâr gibi görünüyor.

Yani şöyle düşünelim. Bin kişinin çok hoşlanacağı bir müziği yapıyorsanız eğer ve o bin kişiye ulaşmak istiyorsanız, bunu geleneksel ortamlarda yapmanıza imkân yok. Çünkü kimse bin kişinin tüketeceği bir albümü yapmak istemez. Ama siz bunu internetteki mecralarda yapabilirsiniz. Bunu bin kişi de belki çok, on kişi için de, bir kişi için de, ya da sadece kendiniz için de yapabilirsiniz. Bence böyle bir ihtimalin varlığı bile, bazı şeylerin sönmemesi için yeterli.

Tamamen popülere teslim olmak, tamamen ana akımların kısırlığı içinde yer almaktansa, onlara mahkûm kalmaktansa, böyle binlerce farklı, küçük, niş şeylerin yeşermiş olması, bence sosyal medyanın bu emekleme çağında bile çok önemli. Bunun geleceğinin nereye gidebileceğini, sanıyorum hiçbirimizin tahmin etmesine imkân yok.

Röportaj tarihi: 2 Aralık 2009

3 yorum:

  1. Kim okur bunu be bilader...

    YanıtlaSil
  2. Sosyal medya yorumlamalarının temeli sayılabilecek bir röportaj olmuş. Fikirlere ve görüşlere katılmamak mümkün değil. Ayrıca mobil internetle birlikte mobilize olmanın sosyal medyanın gelişimindeki en büyük etken olduğunu vurgulamak gerek. İnsanlar cüzdanlarını ve anahtarlarını evde unutabiliyorlar ama cep telefonlarını hayır.
    Paylasabilmenin kolaylığı sosyal medyanın gelişimini tetikleyen unsur olarak kalması kaçınılmazdır.

    YanıtlaSil
  3. Keyifle okudum ve faydalandım, katkısı olan herkese teşekkürler.

    YanıtlaSil