*Bu yazı ATAUM dergisi Ağustos 2010 sayısında yayımlanmıştır.
36 yaşımdayım ve teknik olarak Avrupa’nın dışına hiç çıkmadım. Tabii hemen belirteyim, Avrupa’dan benim anladığım, mevcut AB sınırları değil.
Az önce bir kez daha kontrol ettim ve gördüm ki, doğduğum, büyüdüğüm, yaşadığım, gezdiğim ve gördüğüm ülkelerin tamamı, şu anda Avrupa Konseyi üyesi olan ülkeler.
Bu açıdan bakıldığında memleketim Türkiye ile gördüğüm ülkeler arasında yer alan Azerbaycan, Hırvatistan, Makedonya veya Kıbrıs’ın iki yakasının; İngiltere, Fransa veya Almanya’dan farkı yok. Aile geçmişimizin bir kısmının dayandığı Köstence kenti, Romanya’nın da 2007’de kulübe dahil olmasıyla beraber bir AB toprağı.
Bu durumda ‘’Benim Avrupam’’ değil, ‘’Benim Dünyam’’ diye de bir başlık atabilirim herhalde, Avrupa için yazdığım herhangi bir yazıya.
Kendi kuşağımdaki her Türk gibi Avrupa ile tanışıklığım Eurovision’a, okulda görülen tarih derslerine ve kulağımıza yerleşen birtakım önyargılara dayanır:
Yunanlılar kötüdür, İngilizler İstanbul’u işgal etmiştir, ayrılıkçı hareketleri kışkırtıp Osmanlı’yı çökertmişlerdir, Kars-Ardahan ve Batum Ruslara bırakılmıştır, Fransızlar güney bölgeleri almıştır, İtalyanlar aslında fena değildir ama onlar da adalarımızı elimizden almışlardır ve son olarak Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayılırız. Ayrıca Avrupalılar Hıristiyandır ve domuz yerler! Ama zengindirler, bilim ve teknolojide ileridirler, pek çok teknolojik aygıtı onlar bulmuşlardır.
Yurtdışı burası mı?
Yurtdışına ilk çıkışım Azerbaycan’a olmuştu 1998 yılında, bir televizyon programı projesi için. Köhne bir havaalanında bekleyen korkunç üniformalı güvenlik görevlileri, ‘bahşiş’ isteyen görevliler vardı çevrede. Bakü kent merkezine giderken çok yoksul mahallelerin arasından geçmiştik.
Bir parçamın orada olduğu çok belliydi. Gördüklerim beni şaşırtmak ve üzmekle beraber, yoksulluğun her türlüsünün yanında, demokratik işleyişin çeşitli kuşkular barındırması, ülkenin bir kesiminin yararlandığı zenginlik; ama bunun karşısında genç insanların neredeyse tümünde var olan iyimserlik ve umut, ayrıca bu ülkenin büyük potansiyeli, benim ülkemin durumundan çok da farklı değildi. Belki yirmi senelik bir gecikme ya vardı ya yoktu arada.
Azerbaycan’ın ardından gördüğüm ülkeler Yunanistan ve İtalya olacaktı. Batıya ilerledikçe evden uzaklaşmış hissetmiş, ama bir o kadar da kendi evimde hissetmiştim bu ülkelerde. Kan uyuşmazlığından söz etmeye imkan yoktu kesinlikle.
İngiltere, Belçika, Fransa, Almanya, Hollanda, Lüksemburg ve İsveç, içlerinde bir süre yaşadığım ya da kısa süreli ziyaretlerde bulunduğum ülkeler oldu. Bu ülkelerin her birinde müthiş güzellikler ve kültürel mirasın akıllıca korunmuş izlerini gördüm. Türkiye ile aradaki fark belki 20-30 yıl öncesine kıyasla dağlar kadar sayılmazdı. Ama yüzyıllardır süren bu etkileşimin Türkiye’yi olması gerekenden ne kadar da az dönüştürdüğünü düşündüm bu seyahatlerde hep.
Burada bir parantez açayım: Vize çilesi nedeniyle her seyahat öncesinde, bir daha vize ile gidilen hiçbir ülkeye gitmeme kararı alıyordum. Ancak bu kararı uygulayamadım hiçbir seferinde. Hala da aynı durum geçerli belli ölçüde!
Kan uyuşmazlığı
Güzel korunmuş şehirler, tablo güzelliğinde köyler ve kasabalar, sağlam yapılar ve buralarda yaşayan insanların sonuna kadar yararlanabildiği haklar ve özgürlükler. Kendi memleketimde kaybedilen zamana üzüldüm Batı’ya doğru her ilerleyişimde. Bu zenginliğe, haklara, özgürlüklere ya da belki de sağlam yapılara ve diğerlerine sahip olamadıkları için göz göre göre kaybedilmekte olan insanlara üzüldüm.
Ama kan uyuşmazlığı yaşamadım Avrupa’nın hiçbir yerinde. Benim gibi düşünen, benim gibi yaşayan insanlar vardı çevremde. Diller ve kültürler belki farklı, ama değerler ve anlayış aynı. Bu kadar benzerliği belki de beklemiyordum.
Bir topluluk oluştuğunda Asyalılar bir kenara çekilir, Avrupalılar ve Amerikalılar da başka bir kenara. Türklerin arası Avrupalılarla daha iyidir. Ama Asyalılarla da herhangi bir Avrupalının hayal bile edemeyeceği yakınlıkta ilişki kurabilirler.
Romanya ve Bulgaristan’a AB üyesi oldukları 2007 yılının sonlarında gittim. Her ikisinde de kendi izlerimi gördüm. İnsanların bana ne kadar benzediklerini, yaşam tarzlarımızın, önemsediğimiz konuların, kaygılarımızın ne kadar birbirine denk olduğunu fark ettim. Bizi ayıran neydi? Sadece dil ve kısmen de kültür. Onun haricinde öteki yarım bu ülkelerdeydi hep. Yollar, düzensiz köyler, çoğu çirkin şehirler... Ama o çirkinliğin ve zaman zaman da yoksulluğun, burada tarif edemeyeceğim benzerliği de beni etkiledi. Evet, yoksulluğumuzun türü de aynıydı, çirkinliğimizin türü de.
Balkanlarda gördüğüm diğer iki ülke ise Makedonya ve Hırvatistan olacaktı. Makedonya’nın yoksulluğu ve Hırvatistan’ın güzelliği etkiledi beni. Üsküp’ün ne kadar Türk, Zagrep’in ne kadar Alman olduğunu gördüm. Üsküp’teki Taşköprü’de durup kentin Osmanlı geçmişini, Zagrep’in ana meydanında oturup Avusturya-Macaristan geçmişini kokladım. Tarihi camiler iki sokak ötedeydi. Beni buralara yabancı hissettiremedi hiçbir şey.
Türkiye’deki Avrupa
İspanya ise galiba gördüğüm en son Avrupa ülkesi. Madrid’deydim.
Basitçe özetleyeyim. Daha genişçe bir alana yayılan bir Beyoğlu dekoru içinde, İspanyolca konuşan Türkler vardı sanki etrafımda! Ben buraya da aittim.
Bu keşifleri sadece Avrupa’nın diğer ülkelerinde değil, Türkiye’nin içinde de yaptım. Gördüğüm her yeni şehir, tanıdığım her yeni insan, bana bu ülkenin geleceği ile ilgili daha fazla umut verdi. Konya, Gaziantep ya da Kahramanmaraş’ın, benim için, ailemin büyük bir kısmının içinde yaşadığı İstanbul, Adapazarı, Bursa veya İzmit’ten farkı yoktu. Gezip gördükçe ülkemin Avrupalı kimliğine olan inancım artıyordu.
Benim Avrupamın ne olduğunu bulmuştum. Bir kere gittiği yerde yabancı hissetmemekti, neresinde olursa olsun bugününden veya tarihinden birşeyler bulmaktı, ortak değerleri paylaşmak, iyiye, kötüye, güzele ve çirkine dair tanımlarının ortak olmasıydı. Bunlar samimi bir şekilde ortak olduktan sonra, sınırların ve vizelerin ömrünün çok da uzun olamayacağına inandım. Bu gerçeğe ayak direyen, bununla yüzleşemeyenlerin soyunun tükenmeye mahkum olduğunu düşünmeye başladım.
Reddimiras
Bunun sonucu Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği olur veya olmaz, orası ayrı konu. Zaten AB, benim Avrupamın sadece bir bölümünü temsil ediyor, başta da söylemiştim. Üsküp’teki Taşköprü’de dilencilik yapan güzeller güzeli kız çocuğu Avrupalı değil mi yani?
Türkiye’nin AB üyeliği konusuna gelince. Batı Avrupalı ya da Kıbrıslı bazı liderlere de şunları söylemek isterdim:
“Reddimirasta bulunmak, sizi genetik olarak ailenizden ayırmaz sonuçta. Öyle ya da böyle, Türkiye sizin bir parçanız. Türkiye’yi alıp bir yapboz parçası gibi Afrika’ya veya Asya’nın ortasına yerleştiremezsiniz.”
Galiba ben, her Türk gibi muazzam bir kafa karışıklığı ile başladığım şu hayatta, önüme konulan Avrupa yapbozunu tamamladım. Benim kafamda Avrupa çoktan birleşmiştir.
0 yorum:
Yorum Gönder