22 Şubat 2010 Pazartesi

Balyoz gözaltıları: İki farklı yorum

Türkiye'de bir dönem hükümete karşı darbe hazırlıkları ve kaos planları yapıldığı iddialarını soruşturan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, aralarında emekli generallerin de bulunduğu 40 kadar kişiyi gözaltına aldı.



"Balyoz Darbe Planı"yla ilgili soruşturmada gözaltına alınanlar arasında, eski Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek de var.

Bundan birkaç hafta önce, ilk olarak CD, daha sonra da bavul içinde savcılara teslim edilen "Balyoz Darbe Planı" ile ilgili belgelerde adı geçen askerlerden pek çoğu gözaltına alınanlar arasında.

Türkiye'deki son gelişmelerle ilgili olarak Marmara Üniversitesi'nden siyaset bilimci Prof. Nurşen Mazıcı'nın ve darbe günlükleri haberinin yayınlandığı dönemde Nokta dergisinin yayın yönetmenliğini yürüten gazeteci Alper Görmüş'ün görüşlerini aldım.

21 Şubat 2010 Pazar

NTV Radyo podcast yayımlamaya başladı

NTV Radyo Türkiye'nin TRT dışında az sayıdaki ulusal haber/konuşma radyolarından.
Radyonun önemli bir eksiği podcast yayımının bulunmamasıydı.
Ancak artık NTVMSNBC üzerinden NTV Radyo linkine tıklanarak podcast'lar bölümüne ulaşılabiliyor.
Ya da doğrudan şu adresi tıklayabilirsiniz.
Podcastları bilgisayara veya mobil cihazlara yükleme imkanı yok gibi görünüyor.
Bu açıdan aslında tam olarak podcast tanımına uymuyor. Ancak yine de başlangıç için son derece güzel.
İlk dikkatimi çeken programlar:
Mikrofonda Halit Kıvanç, Mikrofondaki Hayalet, Babil Kulesi ve Frankofon.
Ama kaçırma ihtimaliniz olan başka pek çok güzel program da var burada.
Örneğin Pazar Konseri ve Muhabirden gibi.
TRT ile kıyaslama
Teknik olarak NTV Radyo'nun verdiği bu hizmetin en güzel tarafı Mac bilgisayarlarda da çalışması.
Örneğin TRT radyolarının sayfalarına girdiğinizde Mac ortamında streaming audio dinleyemiyorsunuz.
Çünkü site yapısı Mac'i desteklemiyor.

TRT radyolarının online podcast/ses hizmetleri
Ancak TRT'de podcast ve ses (streaming audio) dosyaları ayrı kategoriler halinde sunuluyor.
Ve bu durumda aslında NTV'nin sunduğu hizmet, kendisi buna podcast dese de, sayfaya gömülü vaziyette duran ses (streaming audio) dosyaları.

10 Şubat 2010 Çarşamba

RTÜK raporu: Türkler en çok Kral FM dinliyor

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu tarafından yürütülen Radyo Dinleme Eğilimleri Araştırmasının sonuçları açıklandı.
En çok dinlenen radyonun TRT radyoları olduğu anlaşılıyor. Ancak kimse 'TRT'nin şu radyosunu dinliyorum' dememiş anlaşılan.
TRT'nin tüm radyolarının dinlenme oranları birleştirilerek toplamda ikinci çıkması sağlanmış. Ya da bir başka deyişle, şu anda Doğuş Grubu'nun elinde olan Kral FM, TRT Radyolarının tümünü birden yeniyor.
Bir diğer sonuç ise TRT radyolarının birbirinden ayırt edilememesi olabilir. TRT FM mi? Radyo 1 mi? Radyo 3 mü? Kimse bilemiyor anlaşılan, en azından bu araştırmanın sonucuna göre.
TRT'nin toplamda yüzde 30 olarak görülen dinlenme oranı dışarıda bırakıldığında, bu araştırmaya göre , Doğuş Grubu radyolarını, epey geriden de olsa, Power Grubu'nun elindeki radyolar takip ediyor.
Bu durum Doğuş ve Power arasındaki son transfer savaşını da açıklıyor.
Yabancı müzik radyolarının dinleyici sayısını artırmak isteyen Doğuş Grubu, 2010'un ilk günlerinde Bay J ve Geveze'yi transfer ettiğini açıklayarak sektörde dikkatleri üzerinde toplamıştı.
Yine Power Grubu'nun önemli kozlarından biri olan Cem Ceminay'ın son durağı da Doğuş Grubu olmuştu. Cem Ceminay şimdi Radio N101'de yer alıyor.
Power Grubu da Bay J ve Geveze'nin Virgin Radio'da yayına başladıkları gün, yeni transferleri Cenk ve Erdem'in akşam programını başlattı.
Power Grubu (Cenk ve Erdem istisna tabii) transferlerden ziyade yeni radyo yıldızları yaratmasıyla biliniyor. En azından transfer ettikleri radyocular, Power FM'de iken isim yapıyorlar. Bu grubun bu yeteneğini yeniden konuşturup konuşturamayacağını göreceğiz.
Örneğin Power FM'in sabah yayını Power Morning Team'e emanet edildi. Bu ekibin, Geveze'nin Power FM'deki ekip arkadaşları olduğu söyleniyor.
Bütün bunları, Doğuş Grubu'nun sektör liderliğini koruma ve farkı daha da açma, Power Grubu'nun da ikinciliği elden kaçırmama çabası olarak okumak da mümkün.
Bununla beraber Kral FM dışarıda bırakıldığında sektör liderinin Power Grubu olduğunu ve Doğuş Grubu'nun NTV Radyo ve NTV Spor Radyo da dahil çok güçlü diğer radyolarına rağmen epey gerilerde olduğunu not etmek gerekiyor.
KMG İpsos'un yaptığı araştırmanın sonuçları analiz edildiğinde bu durum daha açık bir şekilde ortaya çıkıyor.
Radyo Klas genel yayın yönetmenliği de yapan Michael Kuyucu'nun bu konudaki analizine şuradan göz atabilirsiniz.
RTÜK araştırmasına göre radyoların dinlenme oranları (Şubat 2010)
 %
KRAL FM32,4
TRT*30,2
POWER TÜRK10,2
SÜPER FM7,6
SLOW TÜRK7,3
BEST FM5,0
ALEM FM4,8
RADYO 74,4
RADYO D3,9
SHOW RADYO3,6
RADYO FENOMEN3,4
RADYO KARADENİZ3,2
PARK FM3,1
METRO FM2,9
POWER FM2,9
RADYO MEGASİTE2,9
AŞK FM2,5
AKRA FM2,5
RADYO MAYDONOZ2,5
İSTANBUL FM2,4
JOY FM2,4
MELTEM FM2,2
CEM RADYO2,2
RADYO 20002,1
GÖZYAŞI FM2,1
RADYO VİVA2,0
İMDAT FM2,0
ÖZGÜR RADYO1,9
RADYO EKİN1,9
BURÇ FM1,9
POLİS RADYOSU1,8
RADYO TATLISES1,8
NUMBERONE FM1,7
DİĞER (ULUSAL 13 ADET)8,9
DİĞER (YEREL VE BÖLGESEL KANALLAR 286 ADET)69,4
*TRT’nin tüm kanallarını kapsamaktadır.
Bir diğer not ise ulusal radyoların toplam radyo dinleme pastası içinde yüzde 30'u oluşturması. Yani bu sonuca göre Türkiye'de her yüz kişiden 70'i, yerel ve bölgesel radyoları, ulusallara tercih ediyor.
Araştırmanın sonuçları şuradan okunabilir. (Word formatında.)

9 Şubat 2010 Salı

TRT FM, "Radyo Oscarı"nı kazandı

Radyo ve Televizyon Gazetecileri Derneği tarafından verilen “Medya Oscarları Ödülleri”, 7 Şubat’ta sahiplerini buldu.

TRT FM, 2009 Medya Oscarları Ödülleri’nde “Yılın Radyosu” seçildi.
TRT'nin yaptığı açıklamaya göre TRT FM %99.9 kapsama alanıyla Türkiye’nin her yerinde, internet ve uydu üzerinden bütün dünyada dinlenebiliyor.
24 saat canlı yayın yapan radyoda pop müzik,  halk müziği ve sanat müziği programları yer alıyor.
TRT FM yayın akışı içinde saat başlarında kısa haber, eğitim ve kültür içerikli kısa söz bölümleri, güncel olay ve etkinliklerle ilgili kısa açıklama ve uyarılar, dinleyicilerle canlı bağlantılar, konuk sanatçılar ve konserler yer alıyor.
TRT yapımcılarının yanı sıra müzik ve gösteri dünyasından bazı isimler de TRT FM için programlar hazırlıyor.

7 Şubat 2010 Pazar

'Sosyal medya eylemsizliği teşvik ediyor'

Prof. Kevin Robins, Londra Üniversitesi Goldsmiths College'da ve İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde görevli. İstanbul'da yaşıyor. Ulusötesi Kültür alanında araştırmaları var. İngiltere'deki Türk toplumu ve göç olgusu üzerine araştırmaları ile de tanınıyor. Onunla da Üsküp'teki Glocal Konferansı'nda tanışıyoruz. Ardından da Sosyal Medya ve Siz programı için uzun uzun sohbet ediyoruz.




FU: Sosyal medya göçmen azınlıkların içinde bulundukları toplumla bütünleşmelerine yardımcı oluyor mu yoksa onları kendi toplumları ile mi yakınlaştırıyor?

KR: Göçmenler ve onların medyayı kullanım biçimlerine dair pek çok söylence bulabilirsiniz. Birincisi, -ki bu Londra'da yaptığım bir çalışmaya dayanıyor- göçmenler tarafından kullanılan başlıca medya televizyon. Çok merkezi bir yeri var televizyonun. İnternet kullanımı ise belki daha genç nesiller arasında yaygın. Ancak burada egemen ve olması imkansız bir söylence de var. Bu da medyanın göçmenler ile onların vatanları arasında bir köprü oluşturması. Bu insanlar bir şekilde diaspora oluşturuyorlar ve vatanlarından uzakta yaşıyorlar. Başlıca referans noktaları ise geldikleri yerler. Benim incelediğim vaka özelinde de Türkiye. Bu insanlar uydu televizyonları ile medyaya erişiyorlar. Londra'da yaşıyorlar ama İngiliz toplumuyla entegre olmayı hedeflemiyorlar. Ama kendi toplumları ile de aralarında bir mesafe bırakmayı tercih ediyorlar. Bu durumda da uluslar üstü bir varlık oluşturuyorlar. Çoğunlukla da Türkiye kaynaklı medya ve İngiltere kaynaklı medyanın kullanımı arasında gidip geliyorlar. Ait oldukları ve içine girdikleri kültürlere, Avrupa kültürel dinamiğine dair daha karmaşık bir tavır inşa ediyorlar. Bu anlamda Avrupa halklarının Türklerin deneyiminden öğrenecek çok şeyleri var. Ama öyle olmuyor çünkü kendi ülkelerinin medyaları tarafından esir alınmış insanlar diye bir mitoloji uyduruyorlar.

FU: Peki internetin yükselişi göçmenlerin davranışlarını değiştiriyor mu?

KR: İnternet o kadar da dramatik bir değişikliği getirmiyor bu anlamda. Ama böyle bir potansiyel var. Çünkü internet artık önde gelen ulusüstü medya olmuş durumda. Nasıl kullanıldığına da dikkatli bakmak lazım. Temel varsayım göçmenlerin kendi vatanları ile bir bağlantı kurmak için kullandıkları. Ama aslında göçmenler şimdi eskiye göre hem Türkiye hem de Avrupa'nın diğer yerleri ile çok daha karmaşık iletişim ağlarına sahipler. İş bağlantıları, aile ve dost ilişkileri çok daha karmaşık bir yapıya sahip. Buradaki tehlike göçmenler konusuna, üzerinde hiç düşünmeden hemen bazı yargılarla yaklaşmak. Tembel bir şekilde bazı önyargılar harekete geçiriliyor.

FU: Siz sosyal medyayı kullanıyor musunuz?

KR: Ben sosyal medyayı kullanmıyorum. Benim için aslında bu terim de çok yeni. Bu medya türü konusunda söylenenlere karşı da eleştirel bir tavır almayı tercih ediyorum. Bu konuda öne sürülen bazı söylenceler var.

Mesela göçmenlerin davranışlarının medya tarafından belirlendiği bir söylentiden ibarettir. Teknoloji için de aynı şey geçerli. İletişim için de aynı durum var. İletişimin kolaylaşmasının insanların faydasına olduğu söyleniyor. Sosyal Medya denen medya türüne baktığımda, çoğu yerde havadan sudan şeylerle karşılaşıyorum. Ben tabii farklı bir kuşaktan geliyorum. Yeni medya türleri ve sosyal medya gençlere ait bir yer gibi görülüyor. Daha yaşlılara göre değil. Bu medyayı ilk kez Sosyal Medya konulu konferansa katılmadan önce inceledim. Örneğin Twitter bana göre son derece baside indirgenmiş bir iletişim türü. Buradaki ikilem ise şu: Bu teknolojiden söz ederken düzgün ve dengeli bir söylem oluşturamayabiliriz. Bu geleceğe ait birşey. Eğer yeterince genç değilsen bundan birşey anlamayacaksın demek oluyor bu. Yani burada bir kuşak bölünmesi de oluşturulmuş durumda.

FU: Teknolojiler arkalarındaki ideolojilere hizmet ederler denir. Peki sosyal medya kime hizmet ediyor, insanlara mı yoksa büyük biradere mi?

KR: Herşeyden önce Büyük Birader'e hizmet etme konusunda büyük bir potansiyeli var. Ama çok da totaliter görünmeyen bir şekilde var bu potansiyel. Basitçe tanımlamak gerekirse iki ayrı dinamik var burada. Bir taraftan bir bilgi toparlama dinamiği var. Buna karşılıklı iletişime dayalı bilgi toparlama da diyebiliriz. Teknolojinin her kullanıcısı tarafından yürütülen karşılıklı iletişim kaydediliyor. Örneğin Google internette neler yaptığımızı çok iyi biliyor. Bunun tabii uzun bir tarihi var. Bunun mutlaka teknoloji tarihi olması da gerekmiyor. Piyasa araştırmalarının uzun tarihi diyebiliriz. Hedef kitleyi reklamlar yoluyla daha belirgin bir şekilde yakalayabilmek amacıyla insanların medyayı kullanma biçimlerinin araştırılması... Sonuçta bu teknoloji ile çok da ilgili olmayan bir gelişme. Piyasa araştırmasının çok daha rafine bir yolu diyebiliriz buna. Ticari nedenlerle kullanılıyor. Sonuçta Büyük Birader değil ama bu potansiyel var. Otomatik para çekme makinesinde kartımı kullandığımda da aynı teknoloji ile karşı karşıyayım. Tabii benimle ilgili herşey orada da kayda geçiyor. Kartı hangi amaçla kullandığım. Nerede olduğum. Benimle ilgili geniş bir profil oluşturulabilir bu sayede. Yani bir yandan da elinizde böyle birşey var. Buna Büyük Birader diyemeyiz belki ama kapitalist bir dinamik olduğu kesin. Öbür yandan da tüm bunların sosyal yönden ne kadar faydalı şeyler olduğuna dair bir ilüzyon oluşturuluyor. Telefonun icadından Twitter'a kadar bu hep böyle olmuştur. Haberleşme boyutu öne çıkarılıyor hep. İnsanlar daha fazla iletişim kurarsa birbirlerini daha iyi anlayacaklar deniyor. Haberleşme mitolojisi göklere çıkarılıyor daima.

FU: Moldova ya da İran gibi ülkelerde bulunan muhalif gruplar ile batıdaki küreselleşme karşıtı grupların aynı anda aynı teknolojiyi kullanmaları biraz kafa karıştırıcı değil mi?

KR: Evet bu konuda haklısınız. Yeni medyanın gelişmesi, yaygınlaşması gerçekten çok taraflı bir süreç. Ancak geçmişte telefon örneğinde olduğu gibi bu teknolojileri başka amaçlar için de kullanmak mümkün. Durum hep böyle olmuştur. Sivil toplum kuruluşları ya da siyasi hareketler gibi grupların da teknolojinin alternatif yönlerini kullanıyorlar. Elbette teknoloji işe yarayabiliyor. Ama burada merkezde duran, teknoloji ya da teknolojik ivmenin kendisi değil, siyasi projelerdir. Ulus ötesi bağlantılar krmak isteyen sivil örgütlere telefon ya da faks da yardımcı olabilirdi. Yani Twitter ve diğerleri çok da büyük bir dönüşüm getirmiyor bu anlamda. Mobil telefon mesela tek başına çok önemli bir teknolojidir. Ama İnternet, Facebook, Twitter ve diğerleri kadar büyük bir potansiyel olarak gösterilmemiştir bu anlamda.

FU: Twitter'a baktığınızda şu anda kahvaltı ediyorum, hava bugün muhteşem gibi mesajlar da görüyorsunuz. Ve bu mesajları yazan kişileri takip eden insanlar var. Tüm bu faaliyetin insanların kendi hayatlarını teşhir etmek ve diğerlerini gözetlemek gibi bazı güdülerine hizmet ettiğini düşünüyor musunuz?

KR: Evet, teknolojiyi insan psikolojisi ve insanın toplumsal boyutu ile de ilişkilendirmek gerekir. Teknolojinin davranışlarımızı gözetleme, bir anlamda son derece rutin bir şekilde dikizleme imkanı sunduğunu biliyoruz. Elektronik kartlar ya da elektronik iletişim yoluyla yaptığımız bazı işlemler bunu getiriyor. Ama öbür yandan bu bana biraz "keşfedilmesi gereken" ve hiç araştırılmamış bir alan gibi geliyor. İnsanların Facebook'ta yaptıkları mesela. Bana göre açık bir şekilde bir narsizm yani kendine hayran olma durumu var burada. Kendinizi bir birey olarak sergilemek ve kendi varlığınızı arkadaşlarınızla paylaşmak... Gülen yüzler dünyası bu. Herkesin çok rahat ve bireyci göründüğü bir dünya. Açıkçası sosyal medyanın üretken ve yapıcı amaçlar için kullanılmasından çok uzaktayız. Bir teşhir dünyası burası. Hello benzeri magazin/dedikodu dergileri ile de benzerlikleri var. Teknolojinin önemli bir yan etkisi diyebiliriz buna.

FU: Bu durumda medyanın hangi açıdan daha güçlü olduğunu düşünüyorsunuz? Diyaloğu desteklemede mi yoksa nefreti ve ayrımcılığı körüklemede mi daha başarılı bu araçlar?

KR: Nefreti ve ayrımcılığı körüklediğini düşünmüyorum. Daha çok kayıtsızlığı ve pasifliği körüklüyor. İnsanlar var olan retorikten bir parça kapmaya çok hevesliler. Teknolojinin bir şekilde üretken olan bir tarafı var. İnsanlar bu sayede daha interaktif olabiliyorlar. Ama buradan çıkan sonuç nefretin körüklenmesinden ziyade bayağılığın körüklenmesidir. İnsanlar buralarda çok fazla zaman harcıyorlar. Bu anlamda video izlemekten, veya meyve işaretli kumar makinelerinde vakit harcamaktan farkı yok. Buradaki ikilem ise şu: Toplumlarımızda bunun makul bir şekilde tartışılması da kolay değil. Çünkü tartışmanın doğası bir şekilde teknolojiye olumlu bakan kişilere göre konumlanmış durumda. Tarihsel olarak da aslında yeni teknolojilerin iletişimi, sosyal etkileşimi kuvvetlendirdiğine dair büyük bir inanç vardır. Telefon, telgraf, televizyon, faks makinesi vesairre. Hepsi için aynı şeye inanılmıştır. Ama bunlar geçmişte asla toplumları tek başına dönüştürmemişlerdir. Bununla beraber bir sonraki teknolojinin artık bunu başaracağına dair çok güçlü bir inanç da vardır. Sanıyorum teknoloji retoriği karşısındaki teslimiyetimiz, koşulsuz inancımız hakkında daha fazla kafa yormamız gerekiyor.

FU: Türkiye'de yaşayan bir akademisyen olarak Youtube yasağını nasıl karşılıyorsunuz?

KR: Youtube'un çok büyük bir hayranı olduğumu söyleyemem aslında. Bunun toplumsal anlamda dönüştürücülüğü olan bir teknolojik deneyim olduğunu düşünmüyorum. Duman konserinde veya başka bir yerde cep telefonu ile çekilmiş görüntüleri izlemek bana göre banal bir aktivite. Youtube, muhteşem birşey değil bana göre. Gerçi zaman zaman Youtube üzerinde yurttaş gazeteciliğinin örnekleri, ya da geleneksel medyanın yakalayamadığı önemli bazı olaylara dair kayıtlar da yer alabiliyor. Ama bana göre bunlar Youtube'u muhteşem yapmıyor.

Bununla birlikte Türkiye'deki Youtube yasağının ilginç bir yönü var. O da bu yasağın ne kadar tuhaf birşey olduğu. Böyle birşeyi yasaklamak kötü niyetli bir eyleme benziyor. Yani kendi yurttaşlarınıza güvenmiyorsunuz. Öbür yandan Türkiye başbakanı çıkıp "Sorun yok ki ben Youtube'u kullanabiliyorum" diyor. Evet, benim kızım da pek çok kişi gibi Youtube'a erişmenin bir yolunu buluyor. Teknoloji bir anlamda by-pass edilebiliyor. Bu durumda da yasaklama ile by-pass etmeyi bilenler arasında var olan bir özgürleşme ve açılım arasında tuhaf ve karmaşık bir durumla karşı karşıyayız. Tabii Türkiye'deki yetkililerin böyle bir durumun oluşmasına meydan vermeleri de iyi niyetli bir görünüm vermiyor açıkçası.

Türkiye bu durumda, diğer toplumlardan ister istemez geçmişte kalmış türden bir sansürü desteklediği yönünde yüklü miktarda eleştiri ile karşı karşıya kalma riskini de üzerine almış oluyor. Sonuçta bir devekuşu kafasını kumun altında uzun süre tutacak olursa, düşüp ölecektir en nihayetinde...

'Sosyal medya, sosyalleşme ve tüketim arasındaki kayıp halka'

Nada Švob-Ðokic, Hırvatistan'ın başkenti Zagrep'te Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nde görevli bir sosyolog. Kültür ve medya çalışmalarıyla tanınıyor. Kendisi ile Üsküp'teki Glocal Konferansı'nda Web 2.0 ve sosyal medyayı konuşuyoruz.





FU: Teknolojilere erişim imkanlarını, özellikle üçüncü dünyada internet erişimi oranlarının ne kadar düşük olduğunu göz önüne alacak olursak acaba tüm bu patırtı biraz da abartılan birşey mi? Sonuç olarak dünyada internet erişimi olmayan milyarlarca kişiyi hiçbir şekilde ilgilendirmeyen konular bunlar.

NSD: Sosyal medya tabii görece yeni bir olgu. Elbette o kadar hızlı bir şekilde tüm dünyada yayıldığı söylenemez. Bazı sosyal gruplar, ülkeler ya da toplumların, sosyal medyanın etkisine o kadar da açık olmadıkları doğru. Çünkü bunları kullanma imkanları yok zaten. Bu durumda sosyal medyanın çoğunlukla görece gelişmiş toplumlar arasında yaygın olduğunu söyleyebiliriz. Bu toplumlarda şu ana kadar, sosyal medya araçlarının iyi ve kötü yönleri tecrübe edildi. Ama şöyle bir gerçek de var. Bizim toplumlarımız içinde de bu araçlara erişimi olmayan çok sayıda insan var. Aslında bu medya türü çok hızlı yayılıyor görüntüsü verse de aslında o kadar da hızlı ve başarılı bir şekilde yayılmıyor ve toplumların tüm katmanlarına da yayılmıyor. Bu anlamda da bizler yeni teknolojilere erişimi olanlar ve olmayanlar diye ikiye bölünmüş oluyoruz.


FU: Dayanışmayı ve birlikteliği mi yoksa nefreti mi körüklüyor sosyal medya?

NSD: Sanıyorum Sosyal Medya dayanışmayı ya da insani duyguların iyi yönlerini destekleyebilir. Ama nefreti körükleme potansiyeli de var. Bu medya araçları içine koyduğunuz hiçbir şeyi reddetmiyor. Bu medya türü insanların farklı tecrübelerinde elde ettiği bakış açılarını yansıtıyor. Ama toplumların değişik katmanları ve farklı bireyler arasındaki iletişimi de desteklemesini umuyoruz tabii. Bu anlamda sosyal medya araçlarının iyi bir amaca hizmet ettiği söylenebilir. Birbirini tanıyan insanların daha da yakınlaşmasını, birbirlerinin sorunlarını anlamasını ya da yardımcı olmasını da sağlayabilir.

FU: Adorno'nun medya için söylediği sözü sosyal medyaya da uyarlayabilir miyiz? Sosyal paylaşım denen olgu, propaganda ve kitlesel bir eğlenceye mi hizmet etmektedir?

NSD: Belki günümüzde propaganda boyutu daha az belki ama kitlesel bir eğlence olduğu doğru. Sosyal medya kullanımı yoluyla kendimizi eğlendiriyoruz. Başkaları hakkında bazı bilgilere ulaşıyoruz.

FU: Kendimizi ''ölümüne mi eğlendiriyoruz?''

NSD: Evet, bazen öyle. Bunu söylemek üzüntü verici, bunun konuya çok olumlu bir yaklaşım olmadığını biliyorum ama bazen öyle yaptığımız doğru.

FU: Röntgen ve teşhir duygularını destekliyor ve onlara hizmet mi ediyor sosyal medya?

NSD: Evet bence öyle. Bu, bazı temel içgüdülerimize hizmet ediyor. Ama bunu tümüyle kontrolsüz bir şekilde yapıyor. Kültürden ve medeniyetten söz edecek olursak mesela insanoğlu bazı araçları, değerleri ve standartları geliştirmiştir. Bu aslında bizlerin başkaları üzerindeki menfaatlerimizi de yönlendirmiştir. Bu anlamda kültür öncesi konumlarımıza geri dönmek ve başkalarının hayatlarını dikizleyerek, ya da gerçekte çok ciddi ya da kişisel hayatlar açısından çok kıymetli olan olaylarla kendimizi eğlendirmek elbette hoş değil.

FU: Sosyal medya kültürün desteklenmesini kolaylaştırıyor mu?

NSD: Öyle olduğuna inanmak isterim aslında. Sanıyorum evet. Değişik kültürel aktivitelere, kültürel değerlere erişim, evet, sosyal medya aracılığıyla kolaylaşıyor. İlgilendiğimiz pek çok konuyu bu platformlarda tartışabiliriz. Ya da mesela diğer kültürlere ait bilgiler ve onlara ait belli kültürel değerlerin yayılmasını, tanınmasını da sağlayabiliriz. Bu anlamda evet, istenirse çok kıymetli bir kültürel işbirliği ve temas aracı haline dönüşebilir sosyal medya. Eğer başka kültürlere ait değerleri tanımamızı sağlayacaksa iyi olma potansiyeli de var demektir.

FU: Bu noktada acaba kültür ve kültürel tüketim arasında bir çizgi çekmemiz gerekmiyor mu?

NSD: Bir anlamda evet. Çünkü geleneksel kültürler ve onlara ait kültürel değerlerin çoğu, kitlesel tüketim amacıyla tasarlanmış, üretilmiş ya da uyarlanmış değildirler. Bu doğru. Bunlar belli bir kültürel çevre içinde kalmaya devam edecektir. Ekonominin ya da ekonomik yatırımın etkilerine çok fazla açık değildirler. Ama diğer taraftan teknoloji ekonominin kültürün içine sızmasını da kolaylaştırmaktadır.
Tüketim ekonomisi veya tüketim kültüründen söz edecek olursak.

FU: Siz "Sosyal medyanın sosyalleşme ve tüketim kültürü arasındaki kayıp halka" olduğunu söylüyorsunuz. Bu ne anlama geliyor?

NSD: Ben sosyal medyayı bu şekilde yorumlamayı tercih ediyorum. Çünkü bu potansiyele sahip. Ama tabii bu potansiyelin tümüyle kullanılıp kullanılmadığı başka bir konu. Sosyal medya geniş bir kültürel değerler, ilkeler yelpazesi ve çeşitliliğini, son derece pratik ve işlevsel bir şekilde bizim tükettiğimiz nesnelere dönüştüren birleştirici halka olabilir kolaylıkla. Ama dediğim gibi bu olur veya olmaz, orası ayrı bir konu.

Röportaj tarihi: 17 Ekim 2009

5 Şubat 2010 Cuma

Slavoj Žižek ile internetteki kurgusallık üzerine

Aralık ayında Sloven felsefeci Slavoj Žižek ile Boğaziçi Üniversitesi'nde kalabalık bir grup gazeteci ile beraber görüşme fırsatım olmuştu. Dolayısıyla muhtemelen tek bir soru sorma şansım vardı.


Žižek ile görüşmek istememin nedeni, bir felsefecinin sosyal medyayı kullanmasını ilginç bulmamdı. (Gerçi daha sonra bu siteleri aslında Žižek'in değil, taklitlerinin kullandığını öğrendik ama olsun!)


Sosyal Medya ve Siz dizisinde bir felsefeciye de yer vermek hoş olabilir diye düşünmüştüm bu yüzden. 


Dolayısıyla kendisine sorma fırsatım olan (bir değil) iki soru da bu konu üzerineydi. Ancak Slavoj Žižek tabii bir ''felsefeci'' olduğu için olsa gerek, bakın bu iki soruya ne kadar uzun uzun cevap verdi ve konuyu nereden alıp nereye getirdi...


FU: ZizekSpeaks diye bir Twitter hesabı var. Bu hesap size mi ait?


SZ: Bu asla ben değilim. Resmen açıklamış olayım bunu. Facebook'ta, Twitter'da, Youtube'da bulunan hiçbirşeyi ben koymuyorum. Buna zamanım yok. Facebook'ta bile iki ayrı hesap açılmış benim adıma. Ben değilim bunlar. Bundan da nefret ediyorum çünkü bazen beni taklit etmeye çalışıyorlar ve nerdeyse tıpkı benim gibi yazıyorlar. Bazen de benden alıntı yapıyorlar. Ama ben oralarda yokum burası kesin.


(Bir başka gazeteci): Türkiye'de sizin de Twitter kullandığınız yolunda epey haberler çıkmıştı...


SZ: Aman tanrım... Bu konuda birşeyler yapmam lazım. Ama nasıl yanıt verebilirim ki bunlara. Aslında Amerika'daki Verso yayıncılık benim için bir site açmış durumda. Orada bir açıklama da yer alıyor. Belki de Lacan.com'da bu işi yapmak gerekiyor bilemiyorum.


Prensip olarak fikri mülkiyetin özgürlüğünden yanayım elbette. Eski moda bir Marksist gibi görünüyor olabilirim bu anlamda. Fikri mülkiyetin içinde özel mülikyete direnen birşeyler var. Temel bir paradoks bu. Ben bir şeyi size satıyorsam, siz de bana birşey satıyorsanız bu, özel mülkiyeti işleyebilir ve mantıklı kılan birşeydir. Bu suyu ben içiyorsam siz içemezsiniz. Bilgi ise tamamen farklıdır. Ne kadar fazla kullanılıyorsa o kadar zenginleşir. Bilgi paylaşılırsa zenginleşir. Fikri mülkiyet ile ilgili büyük sorun da budur. Bunu özel mülkiyete dönüştürme girişimi tümüyle yapaydır. Sorunun kaynağı ise şu: Fikri mülkiyetin serbest dolaşımı olgusu, bireylerin mülkiyet hakları ile birleştirilirse orada sorun başlıyor. Örneğin internette benim adıma konuşan insanlar. Bunun bile aslında en azından bir güzel tarafı var: İnsanlar oradaki kişinin gerçekten ben olup olmadığımdan kuşkulanmaya başladıklarında, şöyle bir etki olabilir. Bu durumda gerçekten benim gibi düşünmeleri gerekecektir. Bir sonraki adım ise o konu üzerine düşünmek olacaktır. Gerçekten bir derin düşünce ürünü müdür, yoksa tamamen bir saçmalık mıdır, sahte midir buna bakılabilir. Yani siz bir yetkin isimden birşeyler duyduğunuzu düşünüyorsunuz ama bunu aslında kimin söylediğinden emin olamıyorsunuz. Bu durumda da o söyleneni alıp analiz etmeye başlıyorsunuz. Bu güzel bir etki olabilir. Ve işte bu durumda bile bana ait olmayan bazı açıklamalar, bu şüpheyi ve soruşturmayı başlatabilir. Bu sözlerin kime ait olduğunu anlamak için insanlar kafa yormak zorunda kalacaklardır.


İddia ediyorum ki günümüzde insanların özgür ve müsamahakar bir toplumda yaşadığımız falan gibi düşüncelerinin aksine bilim esasen otoritenin söylemine dönüşmüştür. Stephen Hawking'e ya da evrenbilim, kuantum fiziği gibi popüler bilimlere bakalım. Sıradan insanlar olan bizler gibi kişilerin bunların nelerden söz ettiğini anlamadığı çok açık değil mi? Büyük Patlama, Kuantum salınımları vesaire, bunlar bizim için sadece otoritenin söylemi.


FU: İnsanlar neden farklı bir karaktere bürünme ihtiyacı hissediyor olabilirler internet ortamında?


SZ: Aslında ben bunu takdir ediyorum. Ama elbette bazı tehditler de var burada. Beni burada en çok etkileyen şey, bir kere bu biraz muğlak bir olgu, normalde o kadar da takdir etmezdim ama şu var: Orada kendinize ait bir kimlik oluşturmadan var olma özgürlüğü önemli. Mesela maço bir erkeğin lezbiyen bir kadın gibi davranması... Jacques Lacan'ın da harika bir şekilde vurguladığı gibi: Gerçek aslında kurgudan oluşan bir yapıya sahiptir. O kadar da korkmaya lüzum yok. Yani "gerçek yok", "bizler sadece hayal kuruyoruz, hikayeler anlatıyoruz" gibi postmodern saçmalıklara fazla kanmamak lazım.


Bir örnek vereyim: Jane Austen'ın o harika erken dönem romanlarını hatırlayın.


Tipik bir romantik örgü vardır. Küçük bir evde bir iki kişi yaşamaktadır. Arada elbette gizli erotik gerilimler mevcuttur. Ama bastırılmışlardır ve bunu açıkça ortaya koyamazlar. Alışıldık romantik kurguya göre bir tiyatro oyunu sergilemektedirler, o oyunun içinde de "seni seviyorum ama bunu sana söyleyemiyorum" demektedirler. Eğer bir oyunda ben sizin aşığınız rolündeysem o zaman oyun başlar başlamaz size doğruyu söyleyebilirim. Çünkü tamamiyle kurgusal bir ortamdayızdır. Bir bedel ödemem de gerekmez. Çünkü ciddiye alınmayacaktır. Bu anlamda ben çoğu kez kurgunun gerçeklikten daha gerçek olduğunu iddia ediyorum.


Diyelim ki ben ihtiyar ve iktidarsız bir adamım. Ölüme de çok yakınım. Ama diğer adamları döverek kadınlara kur yapan maço bir adam olmayı hayal ediyorum... Peki ya öbür taraftan bakacak olursak. Kişiliğimin özünde yatan nitelikler nedir? Acımasız ve bencil bir insan olabilirim. Ancak toplumsal nezaket nedeniyle olduğum gibi davranamıyor olabilirim. İşte tam da bu durumda, kurgu işin içine girdiğinde kendim olabilirim. Ayrıca bu durum sorumluluktan da muaf tutuyor kişiyi. İnternetteki tuhaf özgürlük duygusunu da açıklıyor bu.


Hatırlıyorum gençliğimde insanlar bana şu acayip soruyu sorarlardı: Kendini ilk ne zaman gerçekten özgür hissettin? Belli ki siyaseten doğru birtakım saçmalıklarla yanıt vermemi bekliyorlardı. İşte "Komünist baskıya karşı gösterilere başladığımızda" falan gibi şeyler. Hayır. Onlara şunu söyledim. Özgür hissettiğim ilk anı çok net hatırlıyorum. 16-17 yaşlarındaydım. Yani bundan 40 yılı aşkın bir zaman önce. Evdeki telefon çaldı. Açtım. "Maria orada mı" diye sordu birisi. Aslında yanlış numarayı aramışlardı. Ama bunu söylemedim. Eflatun'un da dediği gibi iki tür insan vardır: Kötülük yapanlar ve kötülük yapmayı hayal edenler. Üçüncü bir yol yok yani. Arayan kişiye "Ben hastaneden geliyorum Maria az önce bir kalp krizi geçirdi ve öldü" demek geldi aklıma. Büyük bir felakete yol açma özgürlüğüm vardı. Üstelik de bunda hiçbir sorumluluğum olmayacaktı. Elbette böyle birşey yapmadım. Ama işte internetle ilgili durum da aynen böyle.


Bir şeyleri yaymanız için muğlak bir özgürlük sağlıyor internet. Bir yönüyle mükemmel. Tüm fanteziler hayata geçebiliyor. Ama diğer yandan tüm bunlar için ahlaki doğruların nasıl oluşturulacağı sorusu geliyor.


Radikal liberaller, tümüyle özgürlükten yana. Ne isterseniz yapın diyorlar. Diğerleri ise tüm bu sorunların sanal birer tecavüz olduğunu söylüyor. İnternette biriyle flört ediyorsanız ve acımasızca davranmaya başladıysanız, bu cezalandırılmalı mı cezalandırılmamalı mı falan. Ama buradaki asıl sorun bence daha radikal. Ucuz bir formül gibi gelebilir ama bizler gerçekten de artık mevcut etik normların bir faydasının olmadığı sınırlara ulaşıyoruz.


Beni çok şaşırtan bir örneği vermek istiyorum. Sabah e-postalarıma baktım. İtalya'dan bir mesaj gelmiş. Yeni geliştirilen bir teknikle insan beynini bilgisayara bağlıyorlar ve bilgisayar da çok temel bazı komutları algılayabiliyor. Elbette henüz çok ilkel bir aşamada bu teknik. Ama mesela sadece düşünce ile hareket ettirilebilen tekerlekli sandalye icat edilmiş durumda. Stephen Hawking hala bu işi parmağıyla yapıyor. Yeni teknolojide ise parmağa bile ihtiyacınız yok. Komutları beyninizde oluşturuyorsunuz ve düşünceler harekete dönüşüyor.


Bunun ilahi bir tarafı var. Bizlerin felsefede söylediğimiz gibi, düşüncenin eylemle eşit olduğu tek durum Tanrı'ya ait olandır. Tanrının tanımı budur. Alman idealizminde buna "Intellectuelle Anschauen" (Entelektüel sezgi) denir. Yani bir eylemi yansıtmak veya o eylemi yapmak arasında bir fark yoktur. Kısacası harika bir gelişme bu.


Ama sorun şurada: Eğer bu durum dışa yansıyorsa içe de yansıyabilir. Şöyle ki: Eğer ben düşüncelerimle gerçekliği doğrudan yönetebiliyorsam, benim düşüncelerim de etki altına alınabilir.


Bundan birkaç yıl önce New York'ta aynı şeyi farelerde yapmışlardı. Farelerin beynini bilgisayara bağlamışlardı. Düz git, sağa dön, sola dön gibi çok basit beyin sinyallerini yeniden üretebildiler. Sonuçlar korkunçtu. Ben televizyonda gördüm belki tamamen düzmeceydi ama pek sanmam. Önce etrafta özgürce dolaşan bir fare görüyorsunuz. Sonra birden uzaktan kumandalı oyuncağa dönüşüyor. Bir tuşa basıp fareyi yönetebiliyorsunuz. Bunu yapan adamlarla da konuştum. Bunu insanlara da uyarlamak istiyorlardı. Diyelim ki oldu. Bana bunu nasıl uygulayacaksınız? Beynime sağa git sola git diye sinyaller yolluyorsunuz diyelim. Peki ben bu durumda ne düşüneceğim: "Aman tanrım bir dış güç şu anda beni kontrol ediyor" mu diyeceğim yoksa hiçbirşey düşünmeyecek miyim? İlk sonuçlar gösteriyor ki kontrol edildiğimin farkına bile varmayacakmışım. Yani özgür irademle etrafta dolaştığımı düşüneceğim.


Bunları sizi eğlendirmek için anlatmıyorum. Şu aptal 2012 filminde gösterilen türde bir kıyamet tellalı değilim ben. Pek çok alanda, ekolojiden, biyogenetiğe, fikri mülkiyete kadar her alanda artık bir sıfır noktasına erişiyoruz. Bir Hint filozor ve kültür eleştirmeni olan Çakrabarti, -ki genellikle kendisiyle hemfikir değilimdir- şu konuda haklıydı. Dünya yeni bir döneme giriyor. Antroposen yani İnsan çağı. Kapitalizmle başlamıştı aslında ama 20. yüzyıldan itibaren biz insanlar ilk kez olarak artık bir jeolojik faktörüz. Sadece doğanın içinde ve onun parametreleriyle yaşadığımızdan değil. Onu etkileyebiliyoruz da. Sadece küresel ısınma da değil. Çin'deki arkadaşlarımın dediğine göre Çinli jeologlar arasında dillendirilmeyen bir anlaşma varmış ve iktidardakiler bunun halka açıklanmasını istemiyormuş. Buna göre bir buçuk yıl önce Çin'de meydana gelen büyük depremin insanlar tarafından üretildiğini söylüyorlar. Bunun nedeni ise yeni inşa ettikleri Üç Boğaz Barajı imiş. Bu barajlar devasa yapay gölleri de beraberinde getiriyor biliyorsunuz. Jeologların iddiasına göre bu yapay göl, yer altındaki fay hatları üzerinde haddinden fazla basınç oluşturuyormuş. Bu da bir depreme veya en azından mevcut bir depremin daha şiddetli olmasına yol açabiliyormuş.


Söyleyeceğim şu: Bu, çok yeni bir durum. İnsanlar artık doğanın güçleri karşısında eli kolu bağlı varlıklar değil. Nasıl olup bittiği hakkında açık bir fikrimiz olmasa da neredeyse herşeye kadir varlıklar olduk. Ama ne yaparsanız yapın sonuçlarını öngöremiyorsunuz. Tüm bu fare ve tekerlekli sandalye hikayelerinden kastım şuydu. Kimliklerimizin özünde yatan farklılıklarımız var. Beynimizin içinde biziz, gerçeklik ise dışarıda. Özgürce düşünebilirim. Bizlerin tecrübelerini saptayan, aradaki bu mesafe ise tehdit altında. Yani artık felsefenin devri yaklaşıyor. Yepyeni sorunlara doğru yaklaşıyoruz. İnsan olmanın ne anlama geldiğine kadar herşeyi yeniden tanımlamamız gerekecek.


Başka bir örnek vereyim. İnançlar... Köktencilik... "İnanıyor musun, inanmıyor musun" gibi basit bir soru değil aslında sorulması gereken. Şu sorulmalı: İnanç ne anlama geliyor?


Harika bir hikaye vardır: Geçenlerde bir arkadaş bana Brezilya'dan bir kitap gönderdi. İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda orada olan çok tuhaf birşeyi anlatıyor kitap. Brezilya'ya Japonya'da 300 bin ya da biraz daha fazla göçmen gelmiş. Japonya Amerikalılara teslim olduktan sonra Japon göçmenler ikiye ayrılmış. Göçmenlerin yarısından biraz fazlası Japonya'nın aslında savaşı kaybetmediğini, ABD'nin kaybettiğini düşünüyormuş. Onlara göre Japonların teslim olduğuna dair tüm haberler, Amerika'nı dünya çapında yürüttüğü bir propaganda imiş. Hatta yeni bir hikaye de uydurmuşlar. New York Times'ın bir sayısının fotokopisi var bende. Ön sayfada General MacArthur, Çin imparatorunun önünde eğildi yazıyor. Bu çok tuhaf. Elbette yalan söylediklerini biliyorlardı. Çünkü anlattıklarını zaten kendileri uydurmuşlardı. Ama bu yalan uğruna ölmeye de hazırlardı.


Ben de işte gençken Kavgam kitabını okuduğumda aynı şeyi yaşamıştım. Hitler'in Mein Kempf'ı herkesin okuması lazım bunun nasıl işlediğini görmek için. Soru çok basit: Söylediklerine, yazdıklarına acaba kendisi de inanıyor muydu? Tek bir cevabı var bunun: Evet ve hayır. Bir taraftan açık bir manipülasyon yapıyordu. Hatta bunun formülünü de veriyordu. Basitleştir ve tekrarla. Ama defalarca kendi yarattığı tehdit ile karşı karşıya kaldığını da görüyordunuz. Aniden inancın yerini kendi manipülasyonları alıyordu.


Röportaj tarihi: 3 Aralık 2009

ABD'de bir 'Jön Türk' sitesi: Cenk Uygur

TheYoungTurks adlı sitede ABD siyasetine ilişkin mizah ve yorum içerikli video programlar yayımlanıyor. Sitenin kurucusu Cenk Uygur ile TheYoungTurks ekibinin sosyal medyayı nasıl kullandığı üzerine konuştum.





FU: Youngturks adlı sitenizin macerasından biraz bahseder misiniz? Nasıl başladınız? Sadece bir internet sitesi olmadığını da biliyorum bunun. Bugüne gelinceye kadar önemli internet ödüllerini kazandı siteniz. Nasıl bir maceranız oldu?


CU: Biz ilk radyo programı olarak başladık, 2002'de. Burada Sirius Satellite Radio çıkmıştı o zamanlar. Onların ilk programıydık biz esasında. Ondan sonra 2005'te fark ettik ki herşey internete geçiyor ve orada çok daha olumlu işler yapabiliriz. Onun için radyo programını da aynı zamanda video olarak sitemizde vermeye başladık. Aynı zamanda Youtube çıkmıştı 2005'te. Bir süre sonra fark ettik ki bizim programı hem bizim sitede, hem de Youtube'da yaparsak daha fazla insan görebilir. Onun için programın bazı parçalarını alıp Youtube'a koyduk. Ve yavaş yavaş daha da büyümeye başladı program. Şimdi Youtube'da 174 milyon kişi seyrediyor bizim programı. Dediğiniz gibi sitemiz birkaç ödül de aldı bu sene. Örneğin Parker Ödülü. Buradaki en büyük radyocuları yendik. Rush Limbaugh ve televizyonda çıkan Bill Maher, Ariana Huffington. Bunların hepsini yendik bu sene. Ve en iyi politika sitesi seçildik ABD'de aynı zamanda. Böyle başladık ve bu duruma geldik.


FU: Siz bir radyo programından bu aşamaya geldiniz. Youtube ve diğer siteler aracılığıyla kendi sitenizi tanıttınız. İsterseniz bu kısmını biraz açalım. Sosyal medya bir radyo programına, ne şekilde kullanıldığında yardımcı olabiliyor?


CU: Kendi sitenizde yaparsanız programı, bizim de yaptığımız gibi, kendi adınızda oluyorsunuz. O, fena değil. Güzel bir adımız var! Ama Youtube gibi bir yere gidince herkesin arasında oluyorsunuz. Bütün seyirciler orada olduğu için, bir seyirci görünce, öbür seyircilere çok rahatlıkla yollayabiliyor. Sizin sitenizi veya programın bir parçasını yollamak daha zor oluyor. Ama bu sosyal medyayı kullanarak Youtube linklerini yollayabiliyorlar arkadaşlarına. Aynı zamanda Twitter, Facebook'a gidince, orada da çok daha rahat bir insandan öbür insana sıçrıyor. Ve öylece çok daha büyük bir seyirci gelip seyredebiliyor sizin programınızı.


FU: Bir sıralama yapacak olsanız, size katkısı açısından, Twitter, Facebook, Youtube gibi siteler arasında. Hangisi daha faydalı?


CU: Twitter ve Facebook çok çok yardım ediyor bize çünkü orada bizim programımızı seven insanlar bir gruba giriyorlar. Bizi Twitter'da takip ediyorlar veya Facebook'ta bizim grubumuza giriyorlar. Onun için, neyi göstersek onlara onlar zaten beğenecekler ve arkadaşlarıyla paylaşacaklar. Onlar çok yardımcı oluyor. Ama yüzde yüz en önemli araç Youtube'dur. Çünkü Youtube yeni televizyon. Artık -televizyon kalmadı demeyeyim, o biraz fazla ama- yavaş yavaş televizyon Youtube'a dönüyor. Onun için Youtube'da değilseniz, televizyonda da değilsiniz.


FU: 174 milyon gibi bir izlenme sayısından söz ediyorsunuz. Bu artık bir noktadan sonra sizin kontrolünüzden çıktığı anlamına mı geliyor? Hangi noktaya kadar siz kontrol edebiliyordunuz ve hangi aşamadan sonra artık sizin kontrolünüzden çıktı olay?


CU: Biz yavaş yavaş büyütüyorduk seyircileri. Ve bazı çabalar gösteriyorduk tabii ki, Facebook'a koyup, şunu yapıp, bunu yapıp, arkadaşlarımıza yollayıp, bizim politika gruplarımıza yollayıp. Ama bir zamandan sonra dediğiniz gibi elden çıktı. Mesela geçen hafta bir programın dört dakikalık bir parçasını koyduk Youtube'a. Bir baktım 20 bin kişi seyretmişti. Ondan sonra birkaç saat sonra baktım 200 bin kişi seyretmişti. Bugün baktım 800 bin kişi seyretmiş. Onu kontrol edemezsiniz yani o kendi başına oluyor. Tabii ki bizim için çok çok iyi birşey. Öyle bir duruma gelince, her hafta öyle büyük bir patlama olunca, daha fazla seyirci geliyor ve daha fazla patlama oluyor. Onun için daha fazla sayıda insana göstermek, yollamak programı tanıtmak çok daha kolay oluyor. Televizyondan bile daha kolay oluyor.


FU: Siz aynı zamanda Twitter'ı da bir araç olarak kullanıyorsunuz. Hem Youngturks olarak kendi işinizi tanıtmak, yaptığınız günlük faaliyetleri duyurmak için kullanıyorsunuz, bir yandan da sanıyorum kendiniz de kişisel olarak bunu kullanıyorsunuz, değil mi?


CU: Evet. Bazen programda yaptığımız konular hakkında yazı varsa o yazıları yolluyorum seyircilere. Bak mesela işte bunun hakkında konuşuyorum bu programda diye. Bazen yaptığımız klipleri yolluyoruz. Videoyu görebilsinler kendileri diye. Ama bazen kendi hayatım hakkında konuşuyorum. Mesela "Çok güzel bir yemek yedik arkadaşlarla." Veya "Gittim bir yere, lokantada Larry King'i gördüm. Onunla biraz konuştum." Onu yazıyorum. Böylece benim hayatımı biraz takip ediyorlar seyirciler ve onlar da çok hoşlanıyorlar gibi görünüyor.


FU: Kaç kişi takip ediyor sizi Twitter'da?


CU: Twitter'da şimdi galiba 6 bin 600 - 6 bin 700 civarında.


FU: Profesyonel bir Twitter kullanıcısı olarak, bu etki sizi korkutuyor mu ? Youtube'da milyonlarca kişinin sizi izliyor olması, işin bir anlamda sizin kontrolünüzden çıkıyor olması, Twitter da hayatınızın takip ediliyor olması. Bütün bunların "Büyük Birader bizi izliyor" duygusu da yarattığı olmuyor mu hiç?


CU: Yok. Benim onunla şimdilik bir problemim yok. Çünkü biz kendimiz seçtik bunu, istedik. Onun için, ondan sonra "Aman bu nasıl olur" demek bence doğru değil. Tabii ki bunun kötü bir tarafı da var. Olabilir, diyelim. Daha olmadı, ama olabilir. O zaman nasıl kontrol edeceğiz, vallahi bilmiyorum! Ama benim çok daha büyük problemim ABD hükümetinin yaptığı "Big Brother" olayı. George Bush başlattı. İnsanların e-maillerine bakıyorlar, hakime gitmeden. Telefonlarını dinliyorlar. Benim gördüğüm kadarıyla Obama bunu durdurmadı. Onun için yeni bir rapor çıktı. Burada Nation of Islam diye bir grup var. Genelde zenci bir grup ama tabii ki Müslümanlar. Meğerse, kaç senedir onların herşeylerine bakıyorlarmış, takip ediyorlarmış. En sonunda fark etmişler ki, tabii ki adamlar yanlış birşey yapmıyorlar. Ama böyle bir güç, çok korkunç bir güç. Ve hükümetin böyle bir gücü olmaması lazım.


FU: Bu konuya tekrar döneceğim. Para boyutuna da bakalım biraz bu olayın. Bu kadar insan sizi takip ediyor, programlarınızı birbiriyle paylaşıyor. İnsanların bunu izliyor olmasının size parasal olarak ne katkısı oluyor?


CU: Büyük katkısı oluyor. Çünkü Youtube ile biz partneriz. Youtube ile ortak olduğumuz için bize onların sattığı reklamın yüzde 50'sinden biraz fazlası geliyor. Bu iyi bir gelir getiriyor bizim şov için. Aynı zamanda bizim siteye gelen ve member olanlar, bütün şovu seyretmek ve takip etmek isteyenler, ayda bize 10 dolar veriyorlar ve herşeyi alabiliyorlar. Her yaptığımız programı. Tabii ki ne kadar daha fazla member'ımız varsa o kadar fazla da gelir geliyor. Ve böylece yavaş yavaş programı daha büyütüyoruz.


FU: Youtube üzerinden mi kendi siteniz üzerinden mi üye oluyorlar izleyicileriniz size?


CU: İkisi de. Sitemize üye olanlar bize para veriyorlar. Ve Youtube'da bizi seyredenler, reklamdan bize para geliyor. Reklam parası geliyor.


FU: Bu durumda en büyük kazancı Youtube üzerinden mi elde ediyorsunuz?


CU: Evet. şimdilik Youtube'dan kazandığımız para biraz daha fazla.


FU: Siz bu alanda iş yapan biri olarak bu işin geleceğini nasıl görüyorsunuz. Nereye gidecek acaba bu Twitter'lar Facebook'lar, bu Youtube deneyimi, bizi nereye götürecek? Bu konuyla ilgili bir öngörünüz de var mı, oturup düşündüğünüz de oluyor mu, "Acaba beş sene sonra bu işi nereye varmış olacak" diye mesela?


CU: Bence bütün değişik medyayı yutacak bunlar. Televizyonu, radyoyu, herşeyi. Onun için bizim gibi bir programınız varsa, Youtube'da büyümüşse ve Facebook bunlara yardım etmişse, beş sene içinde o programı televizyonda da seyredeceksiniz, radyoda dinleyeceksiniz, bütün medya aynı şey olacak. Aynı yerlerden programı alabileceksiniz. Ve dediğim gibi daha fazla herkese sunabileceğiz. Çünkü internet herşeyi ele geçiriyor.


FU: Geleneksel medya zaten zarar görmüş vaziyette. Gazeteler tek tek kapanıyor, reklam gelirleri düşüyor. Hatta internet reklamları bazı ülkelerde gazetelere verilen reklamları geçmiş durumda. Siz televizyon ve radyodaki yayınların süreceğinden söz ediyorsunuz. Yeni medyayı geleneksel medyaya bir tehdit olarak görmüyor musunuz siz?


CU: Evet şimdiki olan medya için çok büyük bir problem. Gazeteler zaten neredeyse bitmiş durumdalar Amerika'da. Nasıl dayanacaklar, belki en büyükleri dayanabilir ama küçükler çok çok büyük bir problem içindeler. Radyo da aynı durumda. Çok daha az para var şimdi radyoda da. Televizyon da yavaş yavaş çok büyük problemlere giriyor çünkü eski harcadıkları parayla yeterince seyirci geliyordu ki reklam ile o parayı geri alabiliyorlardı ve kar yapıyorlardı. Artık yeterince insan seyretmiyor televizyonu. Onun için böyle programlar yapamayacaklar artık. Onun için onların büyük büyük problemleri var. Ve akıllı olsalar hemen yeni medyaya geçerler. Ama daha o kadar bir çaba göstermediler gibi görünüyor bana.


FU: Sosyal medya sadece tüketime hizmet ediyor diyenler ve çok karamsar yaklaşanlar da var. Twitter, Facebook ve diğerlerinin tüketime de hizmet eden bir boyutu var deniyor. Katılıyor musunuz buna?


CU: Zaten bütün buradaki kültürümüz öyle. Amerika'da herşey onun (tüketimin) hakkında onun üstünde. Onun için, daha fazla mı? Belki biraz daha fazla etkili oluyor ama zaten öyleydik! Onun için onu değiştirdiğini zannetmiyorum. Bu insanlar reklamdan para yapıyorlar tabii ki. O kadar para harcamazlar reklama karşılığında bu kadar para yapmasalar. Onun için o kadar para yaptıkları için o reklamı her yere koyar. Televizyon olsa televizyona koyarlar. Youtube ise Youtube'a koyarlar. Ondan kaçamazsınız. Yani hiçkimse kaçamaz. Bütün dünya kaçamaz. Ama hele Amerika?


FU: "Her teknoloji onu üreten ideolojiye hizmet eder, dolayısıyla geleneksel medya zaten öyleydi, sosyal medyanın da öyle bir boyutu var." diye düşünenler var. Tekrar en başa dönecek olursak tüm bunların amacı bir yandan Büyük Birader'in bizler hakkında bilgi toplaması, bir yandan da tüketim kültürünün pompalanması mıdır?


CU: İdeolojik olarak eski medya Amerika'daki genel insanlar için yapılmıştı. Yani, gelip "Acaba Cenk ne seyretmek istiyor, John ne seyretmek istiyor?", bunun peşinde değilllerdi. Ama şimdi bu sosyal medya, Cenk Uygur birşeyi açınca, Facebook'unu açınca, Youtube'unu açınca, direkt ne istiyorsa onu vermeye çalışıyor. Ve çoğu zaman yapabiliyorlar bunu. Sizin konuştuğunuz konu da reklamcılar için çok kullanılacak birşey. Daha iyi reklam verebiliyorlar. Çünkü biliyorlar ki ben Amerikan futbolundan hoşlanıyorum, pizzadan hoşlanıyorum. Onu biliyorlar. Evet insanı korkutuyor, çünkü senin hakkında çok fazla bilgi biliyorlar. Bir tek arkadaşların değil, ama reklamcılar da biliyorlar. Ama aynı zamanda iyi birşey de olabilir. Boşu boşuna benim zamanımı öbür şeylerle harcamıyorlar. Direkt ne istiyorsam onu veriyorlar.


FU: Sosyal medyanın nefreti, aşırı milliyetçiliği, faşizmi körükleyen tarafları da var mı acaba? Youtube'da bu temaların işleyen pek çok video görüyorsunuz. Altında da kanınızı donduran, sert yorumlar da yer alabiliyor bazen. Siz ne düşünüyorsunuz, bu konuda endişe duyuyor musunuz?


CU: Çok fazla düşünmemiştim bunu ama hükümet bunu kullanmak istese, böyle şimdiki topladıkları bilgileri, Facebook'tan şundan bundan, bayağı korkutucu olabilir. Çin'de mesela kullanıyorlar. Gidiyorlar Google'a diyorlar ki "şöyle şöyle insanların bilgisini bize verin" diyorlar. Ve bazen veriyorlar. Onun için böyle şeylerden korkarım. Ve şöyle diyeyim, dikkatli olmamız lazım. Ve yüzde yüz hükümetin bunu yapmaması lazım. Onun için politik olarak çaba göstermemiz lazım. Tedbir almamız lazım. Ama alacak mıyız? Emin değilim. Bir gün uyanıp bakabiliriz ki hükümet bütün bu bilgileri toplamış ve kullanıyor. O da çok insanı korkutan birşey.


FU: Sosyal medya kullanıcılarından söz edelim biraz. Acaba niçin kendileri hakkında bu kadar bilgiyi internete verme ihtiyacını duyuyorlar? Kendileri hakkındaki bilgileri herkesin erişebileceği ortamlara koymaya niçin bu kadar hevesliler? Twitter örneğini ele alalım. Neden acaba gittiğimiz restoranı yazıyoruz, neden acaba bir insanın gittiği restoranı merak ediyoruz? Teşhircilik, röntgen ve dikizleme gibi içgüdülerle mi hareket ediyoruz?


CU: Herkes yıldız olmak istiyor. Ve aynı zamanda herkes yıldızları takip etmek istiyor. Diyelim ki bizim seyirciler beni -yıldız olarak görüyorlar mı, o biraz fazla, ama diyelim ki öyle- o zaman ne yaptığımı öğrenmek istiyorlar çünkü beni arkadaş gibi görüyorlar. Ve ben de öyle görüyorum çoğu şeyde. Ama bunun için düşünüyorlar ki "A bak mesela Cenk benim arkadaşım, nerede yemeğe gittiğini biliyorum." O çok enteresan geliyor insanlara. Ama öbür tarafı da var. Kendileri de onu yazıyorlar. Ki insanlar onları takip edince kendileri de yıldız gibi hissediyorlar. Bu, "meşhur olmak" çok enteresan bir durum, ilaç, nasıl derseniz. Herkes meşhur olmak istiyor. Onun için bu sosyal medya o ideolojiye o duruma çok daha fazla sürüyor ortaya.


FU: Sizi dinleyip bu işe heveslenenler de çıkabilir. Kolay bir iş olmadığı açık. Ama belki belli formüller de geliştirmişsinizdir. "Ben de bu işi yapmak istiyorum, ne yapmam lazım" diyenlere nasıl cevap veriyorsunuz?


CU: Ne istiyorsanız onu yapmanız lazım. Ama içten yapmak lazım. Bu belki herkesin söylediği birşey gibi olabilir ama çok önemli. Onun için herkes söylüyor. Çünkü, istediğiniz sevdiğiniz birşey ise günde benim gibi 12 saat, 15 saat, bazen 18 saat çalışabilirsiniz. Öyle bir heves olması lazım. Öyle bir heves yoksa, olmayacak! Yani yapamazsınız. Ama hedef varsa, herşey yapılabilir. Sosyal medyadan yapabilirsiniz, Youtube'dan olabilir, Facebook'tan olabilir. Onlar önemli değil. En önemli şey, o kadar istek ve heves olması. Tabii, yani bir tek istek ile olmaz. Yani yaratmanız lazım! Ama o heves, istek varsa, o çabayı gösterirseniz, yavaş yavaş herşeyi öğrenebilirsiniz. Bizim özel bir formülümüz yoktu. Biz de yapmaya başlayınca yavaş yavaş öğrendik. Herkes yavaş yavaş öğrenebiliyor. Ama bu kolay bir iş de değil. Yani her gün dediğim gibi 12-15 saat çalıştık. Ve halen çalışmaya devam ediyoruz. O zamanı da işte öğrenmekle geçtik. Yani ne öğrendiysek onu yine yaptık, daha fazla yaptık. Ve böylece biz bu duruma geldik.


FU: Türkiye'den sizinle hiç temasa geçtiler mi? "Bizimle ortak iş yapın" veya bunu Türkçeleştirelim gibi bir teklif geldi mi hiç?


CU: Evet iki hafta önce, veya bir hafta önce miydi, geldi. Biri dedi ki bir kanallarda sunmak istiyorlarmış Türkiye'de. Bir tercüme yapıp sunmayı düşünüyorlar. Olacak mı bilmiyorum, ama enteresan bir konu.


Röportaj tarihi: 25 Aralık 2009

4 Şubat 2010 Perşembe

Rajar 2009 Q4 raporu: Terry Wogan zirvede bırakmış

İngiltere'de Rajar tarafından yapılan radyo dinleme alışkanlıkları araştırmasının 2009 son çeyrek sonuçları, Şubat ayının ilk günlerinde açıklandı.

Terry Wogan
Rajar: Radio Joint Audience Research / Radyo Dinleyicileri Ortak Araştırması (ve kurumu). Rajar'ın sahipleri ise BBC ve ticari sektör adına da RadioCentre adlı kuruluş.
Terry Wogan'ı Eurovision şarkı yarışmalarını BBC'den izleyen Türkler tanıyorlar. Bunu anlamak için Ekşi Sözlük'teki Terry Wogan maddesine girip bakmak yeterli.
BBC Radyo 2'de sabah programını (breakfast show) sunan ve çoğu ''olgun'' dinleyicilerden oluşan milyonlarca dinleyicisi olan Wogan, Rajar sonucuna göre bu görevi bırakmadan hemen önce 8.1 milyon kişilik bir dinleyici sayısını yakalamış.
71 yaşındaki (Sir unvanı da olan) Terry Wogan, Aralık 2009 sonlarına doğru, sabah programı sunuculuğu görevini 43 yaşındaki yapımcı ve sunucu Chris Evans'a devretmişti.
Wogan, 2009'un üçüncü çeyreğinde 7.76 milyonluk bir dinleyici kitlesine sahipti. Yılların sunucusunun bu görevi bırakacağı açıklamasının da dinleyici sayısını artırmış olabileceği düşünülebilir tabii.
Terry Wogan'ın fanatik hayranlarının, Chris Evans'ın onun yerini dolduramadığı gerekçesiyle BBC'ye yüzlerce şikayet ilettiğini de belirtelim.
Sonuç olarak Terry Wogan tekrar mikrofona geri dönme kararı aldı. Ve Şubat ortalarından itibaren haftasonlarında iki saat süren konuklu ve müzikli bir program yapmaya başladı.
Ama elbette sabah ve akşam programlarının dinleyici sayısının herhangi bir haftasonu programından daha yüksek olacağını bilmek için kahin olmaya gerek yok.
Chris Evans'ın bir önceki görevi ise yine BBC Radyo 2'nin akşam (drivetime show) programıydı.
Chris Moyles faktörü
Terry Wogan'ın ardından Rajar raporunda ikinci sırada 36 yaşındaki DJ Chris Moyles yer alıyor.
BBC Radyo 1'de hafta içi her gün 06:30-10:00 arası müzik ve mizah ağırlıklı sabah programını sunan Moyles'un dinleyici sayısı 7,24 milyon.
Bir önceki çeyrekte ise Moyles dinleyenleri sayısı 7.04 milyondu. Bu bir artışı ifade etse de popüler DJ, bir yıl öncesine göre dinleyici kaybetmiş görünüyor. Moyles'un bir yıl önceki dinleyici sayısı 7.3 milyondu.
Londra'daki sonuçlar farklı
Tabii buraya kadar anlattıklarım, Rajar'ın ulusal radyo dinleme alışkanlıkları bölümünün sonuçları.
Başkent Londra için durum biraz daha değişik.
Capital Radio'da her sabah 06-10 arası yayında olan Johnny Vaughan ve Lisa Snowdon'ın toplam dinleyici sayısı 1,23 milyon. Geçen yıl da Londra birincisi olan bu ikilinin bir yıl önceki dinleyici sayısı 981 bindi.
Heart Radio'dan Jamie Theakston ve Harriet Scott ikilisi ise ikinci sırada yer alıyor. Geçen sene 868 bin olan dinleyici sayıları ise bu yıl 790 bine düşmüş.
Magic Radio'dan Neil Fox ise 835 bin olan bir yıl önceki dinleyicilerinden yaklaşık 50 binini kaybederek 782 bin dinleyici ile ikinciliği Heart Radio'ya kaptırdı ve başkentte 2009 yılını üçüncü sırada tamamladı.
LBC Radio'dan yine sabah programı sunucusu olan Nick Ferrari ise dinleyici sayısındaki artış hızı ile dikkatleri üzerine çekti.
Çünkü Ferrari, dinleyici sayısını bir yılda yüzde 42 artırdı ve toplamda 567 bin dinleyiciye ulaştı.
Bu arada programların toplam dinleyici sayıları, bir hafta içinde en az bir kez o programı dinleyen kişilerden oluşuyor. Bunu da not edelim.
Londra'da ve ulusal düzeyde en çok dinlenen radyolar
Radyocularda durumu aktardık. Peki başkentin en çok dinlenen radyoları hangileri?
  1. Heart Radio
  2. Capital Radio
  3. Magic Radio
Ulusal düzeyde ise en çok dinlenen ilk iki radyonu toplam dinleyici sayıları şöyle:
  1. BBC Radio 2 (Haftalık ortalama 13,47 milyon dinleyici)
  2. BBC Radio 4 (Haftalık ortalama 9,84 milyon dinleyici)
BBC Radyo 2, ileri yaşlardaki dinleyicilere hitap eden ve çoğunlukla eskilerden müzikler çalan bir istasyon.
BBC Radyo 4 ise bir haber ve konuşma radyosu.