30 Haziran 2010 Çarşamba

Vetosuz ve müzakereye açılmamış üç başlık kaldı, ya geri kalanlar?

Türkiye'nin AB'ye katılım müzakerelerinde bir başlıkta daha müzakereler İspanya dönem başkanlığının en son gününde resmen başladı.





Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı faslı, Brüksel'de düzenlenen Hükümetlerarası Konferans ile müzakerelere açıldı.

Konu hakkındaki haberi dinlemek için buraya tıklayın.


Prof. Çınar Özen ile bu haber için yaptığım mülakatın uzun halini aşağıda dinleyebilirsiniz.



Gıda güvenliği başlığındaki müzakerelerin başlamasıyla süreçteki 35 başlıktan, müzakereye açılanların sayısı 13'e çıktı.

Ancak Türkiye'nin, Fransa, Almanya, Avusturya ve özellikle Kıbrıs'ın siyasi vetosu nedeniyle bundan sonra Türkiye ile müzakerelere açılabilecek başlık sayısı sadece üç.

Ankara'daki yetkililer yarından itibaren AB dönem başkanı olacak Belçika ve ardından başkanlığı devralacak Macaristan dönem başkanlığında kalan üç başlığın da müzakerelere açılabileceğini söylüyor.

Üzerinde siyasi veto bulunmayan bu başlıklar Kamu Alımları, Rekabet Politikası ve Sosyal Politika ve İstihdam şeklinde sıralanıyor.

Ancak örneğin Sosyal Politika başlığı AKP hükümeti açısından bazı zorlu kriterleri içeriyor.

Bu başlığın müzakerelere açılabilmesinin ön koşulları arasında memurlara grev hakkı gibi düzenlemeler de yer alıyor.

'Ankara kriterleri'

Türkiye müzakere süreci nasıl ilerlerse ilerlesin 2013 yılına kadar 35 müzakere başlığında üzerine düşen yasal düzenlemeleri yerine getirmeyi hedefliyor.

TÜRKİYE'NİN MÜZAKERE SÜRECİ
  • Kıbrıs nedeniyle toplam 14 fasıl askıda
  • Kıbrıs, limanlar konusu nedeniyle 8 faslı Aralık 2006'da veto etmişti
  • Kıbrıs, bu 8 başlığa, Aralık 2009'da 6 başlık daha ekledi
  • Fransa toplam 5 faslı engelliyor, bunların biri Kıbrıs ile aynı
  • Dolayısıyla Türkiye ile halen toplam 18 fasıl askıda

Ancak yaklaşan referandum ve genel seçim, artan PKK saldırıları ve AB üyelik süreci konusunda kamuoyu desteğinin azalması gibi faktörler bu hedefin yerine getirilebileceği konusundaki kuşkuları beraberinde getiriyor.

Dönem başkanlığını yarın Belçika'ya devredecek olan İspanya, Türkiye'nin üyeliğini güçlü bir şekilde destekleyen AB üyeleri arasında yer alıyor.

İspanya dönem başkanlığı, bu yılın ilk yarısında, Türkiye ile hedeflediği gibi 4 faslı müzakerelere açabilseydi bu bir rekor olacaktı.

Çünkü hiçbir dönem başkanlığında bu sayıda fasıl görüşmelere açılmamıştı.

Hırvatistan önde

Kalan vetosuz fasılların tümünün Belçika dönem başkanlığında açılabilmesinin önünde de Belçika'nın iç sorunları ve Türkiye'deki reform sürecinin yavaş ilerlemesi gibi engeller bulunduğunu söyleyenler var.

Eğer bugün bir başlık müzakerelere açılmamış olsaydı Ekim 2005'ten bu yana ilk kez bir dönem başkanlığı süresinde hiçbir fasıl görüşmeye açılmamış olacaktı.

Müzakere süreci konusunda Türkiye'de 2003 sonrasında bir dönem yüzde 70'e varan kamuoyu desteği son kamuoyu yoklamalarında yüzde 30'lara inmişti.

AB ile müzakere sürecine Türkiye ile birlikte başlayan Hırvatistan ise 35 müzakere başlığının tümünün görüşmelerini bu yıl tamamlayıp 2012'de tam üye olmayı hedefliyor.

28 Haziran 2010 Pazartesi

Türkiye'nin İsrail askeri uçaklarına hava sahasını kapamasının ardından

"Ankara İsrail'e askeri yaptırım için düğmeye bastı..."

Düğmeye basmak lafını Türk basını muhtemelen İngilizce basından tercüme ederek kullanmaya başladı. Ama çok sevdi ve yukarıdaki başlıkta olduğu gibi sık sık kullanmaya başladı.

Bugün Türkçe haber sitelerinin çoğunda, ayrıca uluslararası medyada da yukarıda alıntıladığım başlık yer alıyordu. Haberin kaynağı ise Toronto'ya dayanıyordu.

Çünkü Başbakan Erdoğan G20 zirvesi için gittiği Toronto'da, Türkiye'nin İsrail'e hava sahasını kapattığını ve bunun zaten duyurulduğunu açıkladı.

Oysa ki böylesi bir yaptırım kararı daha önce açıklanmamış veya teyit edilmemişti.

İsrail'de yayınlanan Yediot Ahronoth gazetesi dünkü haberinde, Türkiye'nin, bir süre önce Polonya'nın Auschwitz kentindeki anma törenlerine giden 100 kadar askeri taşıyan bir İsrail kargo uçağına hava sahasını kullanma izni vermediğini yazdı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da G20 zirvesi için gittiği Toronto'da düzenlediği basın toplantısında bu olayı doğruladı.

Erdoğan bugün de Kanada dönüşünde yaptığı Ankara'da yaptığı açıklamada da aynı sözleri tekrarlıyor, Polonya'ya giden uçağa hava sahasını kullanma izni verilmemesinin yeni bir durum olmadığını söylüyordu.

Konuyu Ankara merkezli Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumundan Prof. Kamer Kasım ile değerlendirdik.

Kasım'a öncelikle başbakanın doğruladığı bu yaptırımın, Gazze filo krizi sonrasında Ankara'da düzenlenen Güvenlik Zirvesi'nde veya sonrasında kararlaştırılan daha geniş bir askeri yaptırım dizisinin parçası olup olamayacağını sordum.

Kasım, bu son uçuş kısıtlama kararının, alınmış resmi bir karara dayalı olmayabileceğini söyledi.

Savunma bakanının sessizliği

Yayına kısa bir süre kala Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'e de cep telefonundan ulaştım.

Ona ilk olarak İsrail askeri uçaklarına hava sahası yasağına ilişkin kararın, Gazze filo krizi sonrasında başbakan Şili'den döner dönmez düzenlenen güvenlik zirvesinde alınıp alınmadığını sordum.

Ancak Gönül, bu soruma yanıt vermek istemediğini söyledi.



Gönül'e ikinci sorum ise başbakanın teyit ettiği yaptırım kararının devamının olup olmadığıydı.

Vecdi Gönül bu soruma da yanıt vermek istemedi. ''Bu konuların telefonda konuşulacak konular olmadığını'' söyledi.

Oysa gün içinde aradığımda bana bir saat sonrasına randevu vermişti. Herhalde bu soruları beklemiyordu.

Hükümet anlaşılan belli yaptırım kararları alıyorsa da bunları duyurmak istemiyor. Ya da olmayan bir kararı doğrulamakta sıkıntı yaşıyor. İkisinden biri.

Vecdi Gönül'ü zaten cep telefonundan yakalamıştım. Neredeyse hiçbir şey söylemediği için bu iki soruluk röportajı yayında kullanmadım.

Ama bu sessizliğinin anlamını belki yakında çözebiliriz. Bu nedenle not etmek istedim.

25 Haziran 2010 Cuma

'İsrail eylemcilerin kredi kartlarını serserilere verdi'

Gazze'ye yardım götüren filoya İsrail ordusunca düzenlenen saldırı sonrasında Türkiye'nin uluslararası platformlarda yürüttüğü çabalara bir yenisi eklendi.

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi genel kurulu, Gazze'ye insani yardım götüren gemilere saldırı düzenleyen İsrail'i kınadı.

Kararda, İsrail'in saldırısıyla ''uluslararası hukuku ihlal ettiği'' belirtiliyor.

Strasbourg'daki oturumda kabul edilen tasarıya Türk heyeti başkanı, AKP milletvekili Erol Cebeci'nin girişimiyle eklenen bir maddede ise İsrail'den gemideki eylemcilerin el koyduğu eşyalarını geri göndermesi istendi.

Peki BM, Nato, Arap Birliği ve Asya Zirvesinden çıkan kararlara benzer yeni bir kararın Gazze'deki fiili durum üzerinde ne kadar etkisi olabilir?

AKPM'deki Türk heyetinin başkanı, AKP milletvekili Erol Cebeci'ye bu soruyu yönelttim.

Aynı haberin BBC Türkçe'de yayımlanan daha kısa versiyonu da burada yer alıyor.

23 Haziran 2010 Çarşamba

İspanya, Türkiye ile neden hiçbir müzakere başlığı açamadı?

''Avrupa Birliği Dönem Başkanı İspanya, önümüzdeki hafta bu görevi Belçika'ya devretmeden önce, Türkiye ile bir müzakere başlığını daha görüşmeye açabilir.''

Bu açıklama Madrid'de bugün konuşan dönem başkanı İspanya'nın Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero'dan geldi.

Peki dönem başkanlığı süresince 4 başlığı müzakerelere açmak isteyen İspanya, neden şu ana kadar tek bir başlığı bile açmayı başaramadı?

Brüksel'den gazeteci Selçuk Gültaşlı'ya sordum.



Aynı haberin BBC Türkçe'de yayımlanan daha kısa versiyonu da burada yer alıyor.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Hülya Yolcubal'ın ardından

1990'dan bu yana tanıyorum Hülya'yı. Gölcük'te Barbaros Hayrettin Lisesi tiyatrosunda, belediye tiyatrosunda aynı oyunlarda rol almıştık.

Liseden sonra farklı şehirlere yerleştik ve yıllar boyunca uzak kaldık. Ama hiç kopmadık. Birlikte oynadığımız son oyunun ardından 20 Eylül 1991'de düzenlediğimiz bir kutlamanın yirminci yıldönümünde biraraya gelme planları yapıyorduk diğer tüm arkadaşlarımızla beraber.

Kendi ayakları üzerinde durma, özgüven, hedefe odaklanma, kararlılık, inandığı ilkelere dayalı yılmaz bir duruş, Hülya'nın aynen daha sonraları da olacağı gibi, tanıştığımız yıllarda da başlıca özellikleri arasındaydı.

Öldürülüşü ile ilgili birbiri ile çelişen her bir hikayenin içinde de aynı gem vurulamaz özgür ruhun kokularını alıyorum.

Kuralsız, akıldışı, bilim dışı, zihnen köylü, kasabalı kokan herşeyin karşısındaydı Hülya. Aklına yatmayan hiçbir şeyi kabul etmez, kendine sunulanı sessizce kabullenmez, daima sorgulamayı ödev bilirdi.

Kendine çizdiği özgürlük çerçevesi, onun için kutsaldı. Bu çerçevenin içine zaman zaman en yakınları bile çok zor erişebilirdi. Zaten lise ve belediye tiyatrosunda buluşan pek çoğumuzun en temel ortak noktası da buydu Gölcük gibi bir memlekette.

Sevgili Hülya'nın yerleştiği Bodrum'da çevreci, güçlü bir aktivist olarak yükselişi, bir peyzaj mimarı olarak dernek ve oda faaliyetlerinde türlü çıkar gruplarına karşı durması bunun sadece bir göstergesi.

Özgür ruh

Boyun eğmek, bir hayatı aynada gördüğü yüze yabancılaşarak yaşamak, onun en son yapacağı işti. Bu nedenle belki de, suçu sadece Türkiye'de yaşıyor olmak olan binlerce kurbandan biriydi sevgili arkadaşım.

Ama onun da ötesinde, memleketimizde kendi ayakları üzerinde durabilen, kariyerinde başarılı, kimseye minneti olmayan bir kadın olmanın bedeli de var sanki onun ödediği hesabın ayrıntıları arasında. Bu ayrıntının dikkatten kaçmaması, sapla samanın karıştırılmaması gerekir.

Belki göze alacağı, hesap edebileceği bir son değildi bu. Ama buna rağmen, eğilip bükülmeden yaşamanın, asla boyun eğmemenin dersini vererek, asla kafese girmeyecek özgür bir kuş olarak süzülüp ayrıldı aramızdan Hülya.

Sevgili, can arkadaşım, yüreğini daraltan, ruhunun olanca özgürlüğüne daracık gelen bu dünyadan çok erken ayrıldı.

12 Haziran 2010 Cumartesi

Turkey: in between passionate loves and a marriage of convenience*

(*I have written this article for 12 June 2010 issue of the Czech weekly news magazine Respekt.)

Let me pronounce what I need to say at the end of this article, from the beginning.


Yes, Turkey seems to have changed its foreign policy's direction of flow in a fundamental way. And there are some known, and some unknown, but highly speculated motives behind this change. Yet today it might be too early to talk about an irreversible shift.

In fact, perhaps everything is being somehow recapped within the following sentences by an unusual Turkish university professor, in his very tick and heavy book called 'Strategic Depth'. He was, back in 2001, pointing the direction of the foreign policy 'should go' in the following sentences:

''The Middle East policy of Turkey has to be seriously revised in line with the new international conjuncture. After losing the most strategic zones of the Middle East during the first quarter of the last century and then experiencing an alienation process with the region (...) Turkey now has to reevaluate its relations with this region fundamentally.''
''Especially the tense relations with the EU that gradually make the membership process impossible, also make it inevitable to develop a comprehensive regional strategy towards the Middle East. A Turkey that simultaneously splits with Europe and the Middle East cannot be successful in its regional and continental policies.''
The author of these lines is now the FM of Turkey, Mr Ahmet Davutoğlu. Raised in a conservative, very religious circle just like the PM Recep Tayyip Erdoğan, Davutoğlu now seems to be able to find an opportunity to implement these ideas within the so-called 'Muslim-democrat' government of Turkey.

During the crisis in Davos World Economic Forum in January 2009 in which the battle of words occurred in between Mr Erdoğan and the Israeli president Shimon Peres, Mr Davutoğlu was the chief foreign policy advisor of the government. The reason for this fight in Davos was the Operation Cast Lead of Israel in Gaza which was just ended back in those days and caused more than 1,400 Palestinian civilian casualties. Towards the end of this discussion Mr Erdoğan was yelling at Mr Peres in front of cameras and hundreds of audience saying 'You know how to murder very well!'

Eventually the Gaza Filotilla crisis in which nine Turkish nationals have been killed by the IDF forces occur now when Mr. Davutoğlu is the foreign minister. And this time Mr Erdoğan describes Israel as a country which implements 'state terrorism'. In between these two major crisis, one should note here that the two countries also experienced a series of other diplomatic crises.

Regional ambitions 


Some observers see this latest incident as a road accident of an ambitious new Turkey. They say Turkey who wants to become a 'regional power' uses Israeli-Palestinian conflict as a way to improve its influence in the Arab world. Apparently this interest is not at all unilateral. Maybe not more influential but Turkey has become a country in the region which is now much more wondered than ever before. In this respect it is obviously not a coincidence that some Turkish soap operas are becoming more and more popular in this so called 'Ottoman geography'. This is a geography that Mr Davutoğlu doesn't hide that he thinks Turkey has to raise its influence and he details his ambitious targets from Africa to Balkans, from Caucasus to the Middle East. Not surprisingly in this respect, Mr Erdoğan's Justice and Development Party (AKP) government has opened more new embassies in Africa (and in Latin America) than any of the previous recent governments.

However, in contrast, Mr Davutoğlu's 'zero problem policy' with the neighboring countries seem not to function that perfect in practice. Turkey still has significant problems regarding Cyprus and to a certain extent Greece as well as with Armenia on various issues.

Prerequisites of being ambitious 


Turkey also has neighbors like Iran, Syria and Iraq all carrying huge internal and external problems. But since the AKP government took the power in 2002, Turkey, one of the first NATO members, approached to Iran, improved its relations with Syria and its ex-neighbor Russia. It even approached to Sudan's president Omar al-Bashir (who has been labelled as a war criminal by the ICC) and Palestinian group Hamas which is seen as a terrorist organization by many major countries.

With the AKP government, Turkey's relations with its close economic and military ally, the US however, deteriorated under the Bush administration, mainly because of its rejection to give more logistic support to the US military for the invasion of Iraq in 2003. Ankara's relations with Washington still have the stain of those days, despite with Obama administration, many things have changed.

A G20 member, one of the largest economies in the world, Turkey enjoyed high growth rates during the last decade. It also enjoyed the benefits of a relatively stable, single party government. And during this period, ongoing fight with the Kurdish militant group PKK's rebels did not cost as much lives as it did in the past.

This political and economic climate contributed Mr Erdoğan's government a lot in changing the direction of the foreign policy so far. These internal factors as well as the military might are in fact main prerequisites for any country that is ambitious to claim influence or leadership in any region. But balances of Turkey's politics and economy are still vulnerable as it was always; a consistent internal stability seems not to be guaranteed yet. On top of it, competitors in the region are powerful and stakes are too high.

The relative stability inside helped Turkey to be able to approach only this much towards the EU membership so far. And the only tangible outcome gained by now is an 'open-ended' negotiation process in which many policy chapters are blocked by several member states. That is why maybe this week Robert Gates, the US defense secretary, said Turkey might have been "pushed by some in Europe" away from the EU and into closer partnerships with states like Iran. If this reflects the feeling in the US administration, it confirms at least the motives behind some conspiracy theories in Turkey including the one that the US prepares to oust the AKP government by supporting the opposition in the next year's general elections.

Turkey with its so called mild-Islamist government now might be closer to a possible marriage with the reluctant and protracted fiancee, the EU, than it was back in 2002. But so far many other things have changed because of a search for possibilities of some other passionate love affairs in reaction to this 'snob lover'. Maybe 'something inside' was already not that much enthusiastic for a marriage of convenience like this. That is why perhaps the steps taken by a 'more Muslim' Ankara towards other directions are seemed much more than towards the West.

However, this new Turkey's limit of the credit card might not be high enough yet, to pursue adventurous love stories, while trying to take the revenge of its broken heart.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Yayıncılar için önemli linkler







Türkiye’de radyo alanında verilen ödüllerin listesi: