8 Ocak 2012 Pazar

Liseli bir gazeteci adayı ile sohbetimiz

2010 yılının Mart ayında Koç Lisesi'nde meslekler gününe katılmış, gazetecilik mesleği ile ilgili bir sunum yapmıştım. Lise öğrencilerinden epeyce soru da gelmişti, elimden geldiğince yanıtlamıştım bu soruları. Zevkli bir oturum oldu. Hatta bazı öğrenciler benimle iletişimi sürdürdüler ve onlarla arkadaş olduk.

İşte bu öğrencilerden biri de Pırıltı'ydı. Pırıltı 2011 yılı yaz aylarında gazetecilik üzerine bir yaz okuluna katılmak için ABD'ye gitti. Ardından da, yine oradayken, bir ödev için benimle Skype üzerinden röportaj yaptı.

Malum, bilgisayarlar her şeyi saklıyor. Okuyalım bakalım, neler konuşmuşuz: 

Soru - Neden gazeteciliğe yöneldiğinizi merak ediyorum.

Yanıtım - Benim kişisel hikâyemde başlangıç noktası, radyoda, konuşmaya ve dinleyiciler ile etkileşime dayalı bir program yapmaktı. O zamanlar Türkiye'de özel radyo daha yoktu. Ben ise lise-üniversite tiyatrosunu takiben böyle bir yola yöneldim. Demek ki hem sahnenin hem de yayıncılığın ortak bir tarafı olmalı: kendini ifade etmek, başkalarının da kendilerini ifade etmesine yardımcı olmak, ama en doğru ve en yalın şekliyle. Kariyerim program sunuculuğu ile başladı. Ancak kısa bir süre sonra haber sunuculuğu ile devam ettim. 


Tek bir cevap istersen, doğru soruların sorulmadığını fark ederek, iyi soru sorma isteği ile başladım bu işe.

Soru - Peki genel olarak sorsam, yaptığınız işin en iyi ve en kötü yanları nedir?

Yanıtım - Şu anda gazetecilik yapmıyorum aktif olarak. Ancak bir kez bu işi yapınca bir daha hayata hep öyle bakarsın. En iyi yanı, olup biten bir gelişmede, kimsenin farkında olmadığı açılar keşfederek farklı sorular sorma özgürlüğü, tabii basın özgürlüğünün ve diğer kısıtlamaların elverdiği ölçüde.

En kötü yanı ne olabilir? Bazen kendi kişisel görüşlerini haykırmak istersin, ama iyi bir gazetecinin bunu asla yapmaması gerekir.

Soru - Objektif olmaya çalışmak zor olmuyor mu?

Yanıtım - Bu alışkanlığı kazanmak zor olabilir. Özellikle bu özelliğin pek mevcut olmadığı Türk medyası gibi ortamlarda. Ancak bir kez kazandığınızda dünya tersine döner. O kadar taraflı ve sübjektif nasıl olunabildiğini anlayamazsınız. Dik duruşu, saygınlığını kaybetmiş, ruhunu satan insanlar görmeye başlarsınız. Bir eşiği geçmek gibidir. Sıradan insanlar görüşlerini, ideolojilerini kendi dünyalarına taşıyabilir. Onda bir ters durum yok. Ama gazeteci mümkünse kendi hayatına bile bu görüşler doğrultusunda yön vermemeyi tercih eder. Hiçbir partiyi tutmamaya kadar gidebilir bunun sonu mesela.

Soru - Basın özgürlüğünden bahsetmişken: Sonuçta uluslararası haber kuruluşları için çalışmış olsanız da Türkiye’de gazeteci olmayı deneyimlediniz. Ne gibi kısıtlamalarla karsılaştınız? Basın özgürlüğünün nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Yanıtım - Türkiye maalesef RSF'nin basın özgürlüğü endeksinde en gerilerde. Çok sayıda tutuklu gazeteci var. Sanıyorum bu anlamda vaziyet Çin ve İran’dan bile kötü. İnternet üzerinde sansür ve yasaklama girişimleri var. Hükümetin medya üzerinde doğrudan sansür olmasa bile oto sansür etkisi var. Muhalif gazeteciler patronlarınca işlerinden uzaklaştırılabiliyor veya darbe girişimi iddiaları ile tutuklanabiliyor.

Tek kısıtlama hükümet cephesinden de değil. Patron medyası denen kavram da var. Patronların iş bağlantıları, hükümet ile olan bağlantıları da sizi kısıtlar. Ayrıca reklam verenlerin getirdiği baskı da önemlidir. Galiba bu son söylediklerim dünya medyasının ortak sorunu.

Nasıl olmalı? Bir ütopya çizelim: Basın ilkelerine sonuna kadar bağlı, doğru soruları sorabilen tümüyle bağımsız bir medya ortamı. Bu ortamda medyanın mülkiyeti doğrudan halka ait olmalı, devlete ya da patronlara bağlı olmamalı. Bunun örneği çok az dünyada maalesef.

Yukarıdakilere ek olarak Türkiye’de hükümet, vergi cezaları ve farklı denetimler yoluyla muhalif medyanın mülkiyetinin yandaş ticari gruplara geçmesini sağlayabiliyor ki bu da tehlikeli bir gidişat.

Soru –  Peki herkesin istediğini söyleyebildiği istediğini yazabildiği bir dünya çok karışmaz mıydı? İnternet ortamının nasıl bir nefret, hakaret ve insan hakları ihlali noktasında kullanılabildiğini görüyoruz

Yanıtım - Böyle bir dünya olamaz. Herkes istediğini söyleyip yazmamalı tabii. İnternetteki anonimlikten yararlanarak, takma adların arkasına sığınılarak yapılan hakaretleri, gizli kamera gibi yöntemlerle elde edilen görüntüleri yaymak gibi bir gidişat var ki bunu onaylamak mümkün değil.

Nefret söylemi de internet ile birlikte gelişiyor. Sosyal medya ortamlarında, Facebook'ta, Youtube'da yapılan yorumlarda bunun sınırları çoğu kez aşılıyor.

Soru - İfade özgürlüğünün sınırı neresi o zaman?

Yanıtım - Burada kural şu: Televizyonda söylemeyeceğin bir şeyi sosyal medyada da söyleme. Takma adın arkasında bile olsa söyleme. Birincisi nefret kültürünün yayılmasına hizmet etmiş olursun, ikincisi güvende değilsin: Büyük birader seni de izliyor, IP numaran seni ele verebilir

Soru - Böyle düşünmek çok korkutucu.

Yanıtım - İfade özgürlüğünün sınırı, meşru eleştirinin ötesine geçemez. Bu eleştiri çok ağır olabilir. Ancak içinde hakaret barındıramaz. Irka, dine, etnik kökene vs. dayalı bir aşağılayıcı dil kullanamaz.

Ancak bu ifade özgürlüğü sınırları gazeteciler için yeterli bir zemindir. Yeter ki korunabilsin.

Soru - Bir gazetecinin görevi bu sınırı okuyucularına anlatmak da değil midir?

Yanıtım – Evet, gazetecinin görevi bunu anlatmaktır. Bunu da gazetecilik meslek örgütleri ve sendikalar yoluyla yapabilir. Ancak maalesef bu örgütler Türkiye'de hiç güçlü değil. Ayrıca basın çalışanlarının çoğu sendikaya üye oldukları takdirde işlerini kaybetme riski ile karşı karşıya

Soru - Peki sizin kişisel olarak karsılaştığınız zorluklar, problemler nelerdir?

Yanıtım - Kişisel zorluklar hakkında geçmişten örnek verebilirim: Türkiye’de bir medya kuruluşunda çalışırken, patronunuzun dilini kullanırsınız. Onun ilişkilerinin iyi olduğu firmalar hakkında eleştirel haber yapmak zordur. Ya da büyük reklam verenlerin aleyhine de haber yapılmaz. Güçlü ve otoriter hükümetlerin döneminde yasaklı kelimeler ile bile karşılaşabilirsiniz. Muhafazakâr medyanın da kendine özgü yasaklı kelimeleri vardır. Onlarda da örneğin "yaratmak" kelimesini kullanmak, tanrıyı kastetmiyorsanız, yasaktır. En azından geçmişte ben bunların her birinin örneklerine tanık oldum.

Soru - Çok yorucu olmuş olsa gerek bazı zamanlarda.

Yanıtım - Bir keresinde, ki o zaman TGRT'de çalışıyordum, “mutlu yarınlar” dileyerek bir bülteni kapattığım için yönetim devrimci olup olmadığım konusunda beni sorguya çekmiş, mutlu yarınlar dilememi yasaklamıştı!

Soru - Peki yaptığınız çalışmalardan, hikâyelerden en sevdiğiniz hangisi? Ben örneğin araştırırken Romanya ve Bulgaristan’ın Avrupa Birliği'ne girmeleri ve yaşadıkları değişimleri ele almışsınız. O konu benim çok ilgimi çekti hatta sınırlı zamanımda bir kısmını okumaya çalıştım. Neden bu değişim hakkında yazdınız? Zorlukları nelerdi? Nasıl bir süreç oldu?

Yanıtım – Evet, Kulüpte Bir Yıl program dizisi için çok çalıştım. O programla Sedat Simavi ödülünü kazanmıştım. Şansım da yaver gitmiş, ele aldığım her konuda müthiş haberler yakalamıştım.

Bu program, BBC editoryal kadrosunun, Dünya Servisi Avrupa bölümünde üretilmesini desteklediği bir konuyu taşıyordu. Ayrıca benim kişisel ilgi alanımla da örtüşüyordu, çünkü AB konusunda Belçika’da eğitim almış biriyim aynı zamanda.

Ama, bu programdan iki sene sonra hazırladığım ve 2010 başında yayınlanan Sosyal Medya ve Siz başlıklı programı da çok severek hazırladım. Bir yayınevi şimdi bu programı kitaba dönüştürmek istiyor.

Tekrar başa dönersek, değişimi takip etmek her zaman eğlencelidir. Hele bu değişim sizin memleketinizin komşularında yaşanıyorsa, size ve sizin muhtemel geleceğinize, uyum sorunlarınıza dair de ipuçları içerebilir. Herhalde benim ilgimi çeken boyut daha çok buydu. Zaten açıyı bu şekilde oluşturunca ve programı bunun üzerine kurunca (yani paralellikler ve zıtlıklar) program dizisi Türk dinleyicilerin de ilgisini çekti ve ödül kazandı.

Soru - Genel olarak ne gibi konular ilginizi çekiyor? Aktif olarak çalışırken belirli bir amacınız var mıydı?

Yanıtım - İlgilendiğim konular Avrupa birliği, basın ve ifade özgürlüğü, internet medyası hukuku ve sosyal medyanın felsefi boyutu (teşhir, gözetleme, tüketim kültürü ile iktidar odakları ile bağlantısı, toplumsal hareketlere etkisi vs.).

Kariyer hedeflerim arasında, özlediğim, Türkiye’de eksikliğini hissettiğim gazetecilik/yayıncılık standartlarını geliştirebilecek yeni oluşumların içinde yer almak vardı. Bu, yeni bir söz/haber radyosu oluşturmaktan örneğin sadece klasik müzik yayını yapan bir radyo istasyonu kurmaya kadar uzanan bir yelpazenin içinde yer alıyor. Ayrıca kitap projelerim de vardı ki bunları hayata geçirmek için aktif yayıncılık/gazetecilik şart değil, ancak önce doktora tezimi bitirmem lazım... Bir iki ayım kaldı.

Soru – Birincisi, röportajlarınızda, araştırmalarınızda ne gibi teknikler kullanıyorsunuz? Bir gazetecinin sahip olması gereken özellikler nelerdir? Bir hikâye için yapmanız gereken şeyler neler oluyor genelde?

Yanıtım - Röportajlarımda basit ve kısa soruları severim. Mümkün olduğunca karşı tarafı rahatlatmaya çalışırım. Zor soruları da basit parçalara bölmek gerekebilir. Bu esnada gelen cevaplardan yeni sorular çıkarmak gerekir. Şu kural çok önemli: gazeteci şeytanın avukatıdır. Nezaket elbette önemli. Ancak soru sorduğunuz kişiye onu en çok eleştirenlerin eleştirilerini yöneltmeli, çelişkilerini ortaya koymalı ve gazetecilik sınırları içinde ona meydan okumalısınız. Aksi, taraflı gazetecilik olur.

Gazeteci meraklı bir insandır. Görünenin ardındakini, olup bitenin gerçek sebebini merak edendir. Güç odaklarının karşısında can alıcı sorular sorabilmeye cesaret edebilen bir insandır. Tabii basın özgürlüğünün olmadığı ortamlarda bunu yapmak da kolay değil. Açık bir tehdit varsa, gazetecinin kendini zor duruma sokacak girişimlerden kaçınması bir ölçüde anlaşılabilir. Aynen savaş gazeteciliğinde olduğu gibi.

Bir hikâye için yapılması gerekenler de şöyle: Hikâyeyi farklı kaynaklardan okumak, tartışmalı bir konu ise farklı tarafların tezlerine hâkim olmak, verileri ve olguları muhakkak kontrol etmek, maddi hata yapmamak. Röportaj anını, haber metninin son halini düşünerek mümkün olan her şeyi baştan düşünmek. Böyle olunca eliniz dolu olur, sorularınız da kuvvetli.

Soru - Bir de BM için basın danışmanlığı yapmanız nasıl oldu? Neler yapıyorsunuz?

Yanıtım - Ben UNDP basın danışmanıyım Türkiye'de. Bu eskiden beri merak ettiğim bir işti. Esasen bu da çok eğlenceli bir iş. Haber toplayandan, haber oluşturana bir geçiş. Buradaki basın kuruluşlarının kendine özgü yapısını, etkisini analiz edip, BM'nin Türkiye'de duyurmak istediği önemli faaliyetlerini en etkili şekilde duyurmak, işin önemli bir yanı. Bunun için yerel medyayı iyi tanımalı, ayrıca medyadaki gelişen trendleri de iyi izlemelisiniz. İşin bir diğer yanı da bu uluslararası kuruluşun Türkiye'deki dinamikleri daha iyi analiz etmesine yardımcı olmak. Yani iki boyutlu bir yapısı var bu işin. Ortasında çalıştığınız kuruluşun bulunduğu, girdi ve çıktılardan oluşan bir döngüyü sağlıyorsunuz.

Soru - Doktora tezinizin konusu neydi?

Yanıtım - Doktoram Marmara Gazetecilik’te. Tez konum ise içerik/metin analizi. BBC'nin tarafsızlığını sorguluyorum. Örnek vakamız ise 2008-2009 Gazze operasyonu. 125 ayrı haber metninin analizi yoluyla bir sonuca ulaşacak tez. Acaba İsrail’e mi Filistinlilere mi daha yakın, kullanılan dil? Sorumuz bu...

Soru - Çok ilginç olsa gerek

Yanıtım - Öyle...




İdeal bir iletişim fakültesi nasıl olmalı?

2010 senesi başlarında Yasemin İnceoğlu hocamızdan bir e-posta almıştım. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin yeni dekanı Dilruba Çatalbaş'ın bir çalışmasından söz ediyordu Yasemin hoca.


Dilruba hanım, fakültenin misyon ve vizyonunun yeniden tanımlanması, sektörün iletişim fakülteleri öğrencilerinden beklentileri gibi konularda bazı soruları, sektörden tanıdıkları ile paylaşmalarını rica etmiş. "Malum, sektör en çok iletişim fakültesinden mezun gazetecilerden şikayetçi" diyordu Yasemin hoca. Ben de elimden geldiğince yanıtlamıştım bu soruları.

Şimdi okurken değişik geldi, unutmuşum neredeyse. Henüz Türkiye'ye taşınmamıştım o günlerde, Londra'daydım daha.

Buyrun, siz de okuyun:

Soru - Gazetecilik/ yeni medya/radyo ve TV/sinema/halkla ilişkiler/reklamcılık/iletişim alanında günümüzde dünyada ve Türkiye'de öne çıkan en önemli ve belirleyici gelişmeler nelerdir?

Yanıtım - Web 2.0 ve sosyal medya araçları yoluyla kullanıcıların ürettiği içerik ve kullanıcı etkileşimi, geleneksel medyayı etkileyen/dönüştüren en önemli olgu gibi görünüyor. Geleneksel medya türlerinin kendi içindeki teknolojik değişimler de önemli bir rol oynuyor. Bilgisayar/internet teknolojisi ile geleneksel medya türlerinin birleşmesi, yeni ara-türler meydana getiriyor. Kullanıcıların medya kullanım alışkanlıkları, tirajları ve reytingleri olduğu kadar, reklamverenlerin tercihlerini de değiştiriyor. Bu değişim ise geleneksel medya türlerinin, ayakta kalmak için ayak uydurması gereken bir ortam dayatıyor.

Dünyadaki değişimin Türkiye'ye yansıması görece gecikmeli de olsa, genel eğilimde bir değişim gözlenmiyor. Kullanıcının taleplerine birebir cevap verilmesi gerektiği algısı, rekabetin baskısıyla daha da artacak. Bu da içeriğin kalitesinden taviz verilmesini dayatabilir. Bunun yanında alternatif seslerin de kendini duyurabilmesi kolaylaşacak. Ne var ki algıya göre değişebilen bu özgürlük/kaos ortamı, düzenleyici/denetleyici mekanizmaların görevini güçleştirecek. Hükümetlerin sansür ve başıboş bırakma arasında bir denge bulmaları eskiye göre daha da güçleşecek.

Soru - Gazetecilik/ yeni medya/radyo ve TV/sinema/halkla ilişkiler/reklamcılık/iletişim alanında günümüzde dünyada ve Türkiye'de nasıl bir iş gücü ihtiyacı, istihdam açığı ve/ya potansiyeli olduğunu düşünüyorsunuz?

Yanıtım - Pek çok işi aynı anda yapabilen gazeteciler/yayıncılara olan ihtiyaç artıyor. Örneğin aynı içeriği TV/Radyo ve internete uyarlayabilen muhabirler ve editörlere duyulan ihtiyaç artacak. Kullanıcıların teknolojiye erişim imkanları arttıkça ve mobil cihazlar yaygınlaştıkça, aynı içeriğin örneğin sesli ve görüntülü versiyonları ve podcastlarını üretebilen profesyonellere duyulan ihtiyaç artacak. Sayılan bu meslekler arasındaki mesafe giderek yakınlaşırken, çalışanların ihtiyaç duyacağı nitelikler de birbiriyle iyice örtüşmeye başlayacak. Yatırım maliyetlerinin giderek düşmesi, pek çok yeni teşebbüsü beraberinde getirecek. Ancak rekabet unsuru nedeniyle pasta yine de sanıldığı kadar çok bölünmeyecek. ,

Ana akım içerik sağlayıcılar, ya da benzer mali güce sahip yeni rakipleri, eski "herşeye kâdir" görünümlerini kaybetseler de piyasa lideri olmaya devam edecekler. Ancak bağımsız yatırımların ve küçük teşebbüslerin, hatta kullanıcıların ürettiği içeriğin, boyutlarından büyük trendler belirleyip, dolaylı da olsa içeriğin başlıca belirleyicilerinden olacaklarını not etmek gerekiyor. Bu da bu tür girişimlerin azımsanmayacak bir istihdam potansiyeli olduğunu ortaya koyuyor.

Soru - Gazetecilik/ yeni medya/radyo ve TV/sinema/halkla ilişkiler/reklamcılık/iletişim alanında lisans eğitiminin kazandırması gereken olmazsa olmaz bilgi(ler) ve beceri(ler) nelerdir?

Yanıtım - Teknik becerilerdeki değişime ve yeni üretim yöntemlerine, bu yöntemlerin her birinin kendine özgü anlatım dillerine hakim profesyonellere olan ihtiyaç artıyor. Ancak kullanıcıların ürettiği içeriğin bombardımanı altındaki medya (ve genel olarak yaratıcı sektörlerde çalışan) profesyonellerinin, farklarını ortaya koyabilecekleri ayırt edici niteliklere sahip olmaları, eskisinden de büyük önem taşıyor. Bu fark da, kural tanımaz anonim içeriğin yanında, geleneksel (ve kendini sürekli yeni gelişmelere uyarlaması gereken) mesleki etik standartlara sadık, profesyonel içerik üreticiler sayesinde ortaya konabilecek.

İçerik alt bölümleri konusunda uzmanlaşma giderek daha da önem kazanan bir eğilim olacağından, eğitim sırasında bu tercihin bir ölçüde de olsa yapılması ve eğitimin buna göre şekillenmesi büyük önem taşıyacak. Hatta sadece bu uzmanlık dallarına yönelik yüksek lisans bölümlerine de ihtiyaç duyulacak. (Örneğin Finans Gazeteciliği gibi.) Elbette her zaman olduğu gibi, hatta eskisinden de çok, hukuk, iktisat, sosyoloji, felsefe gibi temel sosyal bilimlerin başlıca kavramlarına ve terminolojisine hakimiyet önem kazanıyor. Medya analizi yapabilme becerisi ve bunu sağlayan teorik altyapının varlığı artık olmazsa olmazlar arasında yer alıyor.

Soru - Gazetecilik/ yeni medya/radyo ve TV/sinema/halkla ilişkiler/reklamcılık/iletişim alanında sektör eğitim kurumları ve öğrenci ilişkisi ve işbirliği ne düzeyde olmalı ve nasıl yürütülmelidir?

Yanıtım - Yaratıcı sektörlerde üniversiteler ile işbirliği konusu, tüm dünyada ''olması gerektiği gibi olamadığı'' söylenen bir etkileşim. Taraflar sürekli olarak birbirlerini karşı tarafın yerine koyamamakla suçluyor. Sektör yöneticileri, akademisyenleri sektörün içinden gelmemekle, dolayısıyla işleyişin nasıl olduğunu bilmemekle suçluyor. Akademisyenlerin sektördeki kuruluşları eleştirebilmesi, bazı yöneticileri öfkelendirebiliyor. Oysa ki çoğu zaman akademisyenler tezlerini ve çözüm önerilerini, sektörün karşı karşıya bulunduğu tehditleri ve onun ürettiği içeriğin kalitesini değerlendirerek hazırlıyor.

Kuşkusuz, bazı araştırmalar sadece akademik nedenlerle yürütülüyor ve bunların pek azı üniversitelerin dışındakiler tarafından okunuyor. Ancak pek çok akademisyene göre hedef, aslında daha iyi bir gazeteciliği/reklamcılığı/sinemacılığı vs. teşvik etmek. Bu durumda gazetecilik araştırmalarının, kütüphanelerden dışarı çıkarak, “kamuoyunda süren tartışma ortamına yönelik bilgi aktarımına tam anlamıyla katkıda bulunması gerektiğini” söylemek gerekiyor.

Bu konuda çevirisini yaptığım bir makale için bkz: http://www.faikuyanik.com/2008/06/gazeteciligin-teorisi-ve-pratigi.html

Üniversitelerin tek taraflı çabalarıyla istenen işbirliğinin sağlanamayacağı bir gerçek. Ancak karşılıklı bir ''çıkar alışverişi'', bu işin kolaylaşmasını da beraberinde getirebilir. Örneğin mevcut sektör çalışanlarının ihtiyaç duyacağı yeni niteliklerin üniversiteler tarafından kazandırılması karşılığında, sektörün de üniversitelere sunabileceği pek çok avantaj olabilir. Böylesi bir diyalog, tarafların birbirini daha iyi tanımalarını ve birbirlerinin mesajlarını daha iyi anlayarak yansıtmalarını da beraberinde getirebilir.

Bunun yanında üniversitelerin henüz ''var olmayan'' ya da yeni yeni gelişen sektörlere de yatırım yapması gerekiyor. Bu da bu türden yenilikçi alanlarda kariyer oluşturmaları yönünde, uygun öğrencilerini teşvik etmek ve onlarla olan işbirliğini eğitim sonrasında da sürdürmek yoluyla olabilir.

Sosyal Medya ve Gazetecilik Üzerine

Faik Uyanik
Yeni Medya Konferansı, Üsküp 2009


(*Bu söyleşi Webrazzi blogunda Ağustos 2011'de yayımlanmıştı.)

İnternetin yeni sayabileceğimiz kavramları sosyal medya (veya yeni medya) internet kullanıcılarının itibarını yükseltiyor. Peki paylaşımlarımızın bir anda 2 milyar kişiye ulaşma potansiyeli kendimizi ifade ederken bizi ne kadar etkiliyor? Aktif kullanımı henüz 20 yılı doldurmayan internet ile geçmişi 15. yüzyıla dayanan gazetecilik arasındaki denge nasıl kurulacak?

Ulusal ve uluslarası radyo, gazete ve televizyon tecrübelerinin ardından sosyal medya konusuna eğilen ve son bir yıldır BM Kalkınma Programı’nın Türkiye’deki basın danışmanlığını yürüten Faik Uyanık ile bu sorulara cevap aradık.

Fırat Demirel: Faik Bey sizi geleneksel medya kanallarından (tv, radyo, gazete) tanıyoruz ancak yeni sosyal medya dünyasını da yakından takip eden birisiniz. Sorulara geçmeden önce biraz kendinizden bahseder misiniz?

Faik Uyanık: Istanbul Üniversitesi ile Belçika Katolik Leuven ve Marmara üniversitelerinde İktisat, Avrupa Birliği ve Gazetecilik okudum. 1992′den itibaren çeşitli televizyon ve radyolarda sunuculuk ve editörlük yaptım. On yıl çalıştığım NTV’den sonra üç yılı aşkın bir süre BBC Türkçe Servisi’nde yapımcı olarak görev aldım. Son bir yıldır BM Kalkınma Programı’nın (BMKP, UNDP) Türkiye’deki basın danışmanlığını yürütüyorum.
F.Demirel: 2010 yılı başında Sosyal Medya ve Siz adında sosyal ağların hayatımıza etkisini inceleyen bir çalışmanız olmuştu. Aradan geçen süre içinde sosyal ağlar katlanarak büyüdü ve insanlarla kurduğumuz iletişim daha fazla internete kaydı. Sizce sosyal ağlar ve internet zihnimizde nasıl bir yer edindi, internete yönelme eğilimimizin sebebi nedir?
F. Uyanık: Ben sosyal ağlara yönelmemizdeki temel motivasyonun bilinçaltımızda yattığını düşünüyorum. Beğenilmek, takdir görmek, alkışlanmak, dikkate alınmak ya da sözlük anlamıyla “izlenmek” genel olarak çoğu insanın bilinçaltındaki çocuğa hitap ediyor. Pek çok kişi bu tespiti reddedebilir, ancak ben okuduğu kitabı bir site üzerinde paylaşmanın bile takdir görme ihtiyacına hizmet ettiğini düşünüyorum.
Örneğin Facebook sayfanızda reklamını yaptığınız kitap “ağır” bir kitap ise (öyle olsanız da olmasanız da) “aslında ben entelektüelim” demeye çalışıyor olabilirsiniz, paylaştığınız matrak bir kitap ise “ne kadar eğlenceli bir insanım bakın” demek istiyor olabilirsiniz. Ya da popüler bir filmi kötüleyip “pek çok insanın değer verdiği şeylere ben değer vermiyorum” mesajını vererek yine farklılaşma ihtiyacınıza hizmet ediyor olabilirsiniz. Ama örneğin bazı toplumsal olaylarda çevrenizdeki insanlardan farklı şeyler söylemeye çekinip kendinizi milliyetçi, cinsiyetçi vb. söylemlere de teslim edebilirsiniz. Elbette teşhir ve gözetleme gibi içgüdülerin dozu kişiden kişiye farklı olabilir, ayrıca bu tespit sosyal ağları kullanan insanların tümünü bağlamayabilir. Ancak tam tersi de geçerli, sırf sosyal ağları kullanmıyor diye bir kimsenin saydığım ihtiyaçlardan sıyrılmış olduğunu da varsayamayız.
Tüm bunlara ek olarak sosyal ağlar, aslında pek görüşmek istemeyebileceğiniz insanlarla bağlantınızı sürdürmenizi sağlayarak ya da normalde iletişim kurmaktan çekinebileceğiniz kişileri size yakınlaştırarak, tam da adına uygun “sosyal” bir hizmet görüyor. Yani sosyal ağlar bu anlamda bizi değiştirmedi. Var olan bazı sosyal yönelimlerimizi körükledi, sosyal normlarımız ya da mahremiyet anlayışımızın değişimini hızlandırdı, içimizdeki çocuğu belki de kendisinden önceki hiçbir araç ile kıyaslanamayacak ölçüde kışkırttı. Bu son söylediklerim, sadece sosyal ağları kullanmayı reddetmeyenler için geçerli tabii.
F. Demirel: Bir de sosyal medyaya çarpıcı bir popülarite kazandıran Arap Baharı ve İngiltere’deki ayaklanmalar var. Google, Facebook ve Twitter da bu değişimi hem medya boyutunda hem de kişisel boyutta destekliyor. Bu servislerin anayurdu olan ABD kişisel ifade özgürlüğüne dikkat çekmişti. OECD de buna dikkat çekiyor. Diğer yandan Pekin yönetimi ABD’nin internet özgürlüğü bahanesiyle diğer ülkelerin içişlerine müdahale etmemesi gerektiğini söylüyor ve tüm devletlerin bir şekilde interneti kontrol etme eğiliminde olduğunu görüyoruz. Çin bu küresel servisleri yasaklarken ABD fazlasıyla benimsiyor ya da öyle görünüyor. Burada bir çelişki yok mu?
F. Uyanık: Bu nokta iktidar-hegemonya tartışmasından bağımsız değil. İktidarı elinde bulunduranlar, bu güce meydan okuyabilecek her türlü aracı şüphe ile karşılayıp onu denetim altına almak istiyor. Şimdi gördüğümüz ise medya denetiminin, geleneksel medyadan sosyal medyaya transferi. Bu anlamda ülkeler geleneksel yaklaşımlarından farklı olmayan yöntemleri benimsiyor. Örneğin Çin’deki internet denetimi, sansür veya yasaklar kimseyi şaşırtmıyor. Ancak denetimin bulunmadığı düşünülen ülkelerde insanların tümüyle özgür olduğunu varsaymak da yanlış sonuçlar verebilir.
Mesela İngiltere’deki son ayaklanmaların ardından, hükümet cephesinden yönelen sosyal medya kullanımının kısıtlanması önerisi epey düşündürücü. Dedikleri gibi, “teknoloji, onu yaratan ideolojiye hizmet ediyor.” Büyük Birader aslında her yerde. Yazdığınız her satır, herhangi bir ülkede, ummadığınız bir yerde karşınıza çıkıp başınıza umulmadık dertler açabilir. Kişisel ifade özgürlüğü olarak sunulduğu söylenen özgürlüğün sınırları, olaylara hangi coğrafyadan, hangi açıdan veya hangi güç odağının penceresinden baktığınıza göre değişebiliyor. Tek bir kural var, o da şu: Özgürlük daima Büyük Birader(ler)’in ayağına basmayacağınız bir çerçeve ile sınırlı. Abartılı bir örnek vermek gerekirse, Çin’de muhalif olmayı başarabilen ABD’nin dostu, ABD’de muhalif olmayı başarabilen ise Çin’in dostu. Ama her ikisi de kendi rejimlerinin çizdiği özgürlük çemberi ile sorunlu.
F. Demirel: Sosyal medya dünyayı erişim sınırlaması olmaksızın yakalamaya çalışıyor fakat işin bir de güvenilirlik boyutu var. Kişi profilleri ya da içerikler yanıltıcı olabiliyor. Büyük bir uluslararası gazete; “İnsanlar bir haberi sosyal medyadan öğrenebilir ama onaylamak için bize gelmek zorundalar.” diyordu. Tüm bu bilgi bombardımanı bilgiye biraz daha erken ulaşmak için mi çekiyoruz?
Faik Uyanik
F. Uyanık: Bu bilgi bombardımanı, olsa olsa, bir son dakika gelişmesi hakkında haber merkezlerine farklı kaynaklardan art arda ulaşan, aralarında bazı çelişkiler bulunan ilk bilgilere benzetilebilir. Örneğin bir patlama haberi ilk anda bir kaynaktan “saldırı” olarak geçebilir, diğer bir kaynak “nedeni belirsiz” diyebilir, başka bir kaynak ise “doğal gaz sızıntısı“ diyebilir. Bazı kaynaklar yaralı, ölü sayıları geçebilir, bir kaynak ise olayda ölen olmadığını söyleyebilir. İdeal şartlar altında gazeteci tüm bu bilgileri bir süzgeçten geçirmeden, teyit etmeden yayımlamaz. En özensiz yayın kuruluşunda bile en azından kurumsal bir ağız birliği oluşturulur.
Sosyal medya, normalde bir haber merkezi içinde yaşanması ve soğukkanlılıkla yönetilmesi gereken haber heyecanını tüm bir topluma yayıyor. Haber ve habere bağlı unsurların o toz toprak içinde havalandıkları yerden aşağı inip birbirlerine kavuşmaları daha uzun zaman alıyor. Ben bu anlamda habercilerin kuşaklar boyunca geliştirip kurallara bağlayarak birbirine aktardıkları ciddiyet ve soğukkanlılığın zaman içinde sosyal medyaya da hakim olacağını düşünüyorum. Ancak sosyal medyada sansasyon peşinde olan ya da sabırsız kullanıcılar da her zaman var olacak, aynen geleneksel medyanın kendisinde de olduğu gibi.
Gazetelerin bildiğimiz anlamıyla varlıklarını çok uzun süre devam ettiremeyeceklerini artık biliyoruz. Ancak haber söz konusu olduğunda gerek ciddiyet ve olgusal kesinlik isteyenlere, gerekse sansasyonel, kolay okunan, detaysız ve renkli haberlere meraklı olanlar için var olan iki ana akım medya türü varlıklarını internet üzerinde sürdürmenin yolunu bulacaklar. Halihazırda beş yıl öncesine kadar egemen olan geleneksel medya düzenimizi (yani fısıltı gazetesini ve profesyonel medyanın kendisini) büyük ölçüde internete taşımış durumdayız zaten.
F. Demirel: Sosyal medya artık bir iletişim kanalı olarak geleneksel medya tarafından ciddiye alınıyor. Kısa süre önce Türkiye’ye giriş yapan El Cezire’de Arap Baharı’nda bunu fazlasıyla gösterdi. Gazetecilik ve habercilik kültürünün sosyal medyadan etkilendiğini düşünüyor musunuz?
F. Uyanık: Evet, buna ben kişisel olarak ilk 2009 İran cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde tanık olmuştum. Muteber Batılı haber ajanslarının sosyal medyayı referans aldıkları, benim tanık olduğum ilk yüksek profilli haber konusu buydu.
1980’lerde tanık olunan, “amatör kamera ile çekilen uçan daire, trafik kazası vs.” haberlerinin gelişmiş, epeyce serpilmiş haline tanık oluyoruz. Kullanıcıların ürettiği içerik, ana akım medyanınayrılmaz bir parçası haline geliyor. Bu değişime erken uyanıp kendilerini buna uyarlayanlar kazanacaklar. Ancak yurttaş gazeteciliğine önem vermek ile insanları bu gazetecilik türüne teşvik etmek arasında ince bir çizgi var. Gelecekte kurgusal haberleri gerçekte var olandan ayırt etmek daha da güçleşebilir. İnsanların kendi yarattıkları haberlerin hem kahramanı olması, hem de olayları kendi bakış açılarından anlatması toplumları yanlış yönlendirme potansiyeline sahip.
Burada hem yurttaş gazeteciliğini teşvik edenlerin bunu yaparken aşılaması gereken değerler önem kazanıyor, hem de kullanıcıların ürettiği içeriği ayıklayıp yayıma hazırlayanların gazetecilik nitelikleri. Gerek gazetecilerin, gerekse medyayı takip eden herkesin, kendilerini kurgusal bir akışa kaptırmamak için objektif, kuşkucu, sorgulayıcı bakışa her zamankinden daha fazla ihtiyacı olacak. Kurgu ve gerçeği ayırt etmek, artık yalan ve doğruyu ayırt etmekten çok daha zor bir hal alıyor ve propagandaya alet olmamak için uyanık olmak şart.
F. Demirel: BBC’deki deneyiminizi de göz önüne alırsanız, Türk medyası ve sosyal medya kullanımı hakkında ne söyleyebilirsiniz?
F. Uyanık: Türkiye sosyal medyanın en hızlı geliştiği ülkelerden. Bu dinamizm, geleneksel medya için sınırsız imkanlar sunuyor. Ancak ben, şu ana kadar önümüze çıkan örneklerde, medyanın sosyal medyadaki varlığını profesyonelce yönetebildiğini düşünmüyorum. Yapılması gereken, bir RSS kaynağını Twitter’a eşlemekten ibaret değil. Her bir sosyal mecranın kendine özgü normları ve geleneği var. Oraya uygun davranmak şart. Örneğin bana Facebook’ta her dakika mesaj yollarsanız sizi duvarımdan silerim. Twitter’da takipçilerinizin yaş ortalaması 24 olmasına rağmen dilinizi onlara uyarlamıyorsanız takipçi kaybedersiniz. Ya da günde 200 mesaj yollarsanız asla takipçi kazanamazsınız. Friendfeed’in dili ile Twitter’ın dili apayrı. Ayrıca Türk medyası etkileşim imkanlarını da yeterince kullanmıyor sosyal medyada. Twitter ve Facebook e-postanın yerini almış değil, ama galiba medyanın algısı neredeyse bu şekilde.
Gerçi burada bir risk de şu: Sosyal medyadaki ilgi düzeyi ve tepkiyi tek ölçüt olarak almak, öne çıkaracağınız haberler ve analizlerde ciddi bir sapmayı beraberinde getirebilir. Derinliğinizi kaybedebilirsiniz. Bu tuzağa düşmemek lazım. Sosyal medya eğer geleneksel medya için bir araç olacaksa, bu yeni araç, derinlikli içeriğin daha fazla tüketilmesine vesile olmalıdır. Sosyal ağlar, medya için canlı bir vitrin olabilir, ama dükkanın kendisi bir vitrinden oluşamaz.
Burada önemli bir husus da şu: Türkiye’de sosyal medya kullanım ilkeleri oluşturup bunu kamuoyuna ilan etmiş bir medya kuruluşu (benim bilgim dahilinde) yok. Aslında hem kurumsal kullanımda, hem de gazetecilerin bireysel kullanımlarında uyulması gereken pek çok kural var. Bu kuralları illa sağa sola çarparak, kazalar yaparak öğrenmek gerekmiyor. Var olan iyi örnekleri alıp uyarlamanız ve uygulamanız yeterli. Reuters, AP, BBC ve diğerleri önümüzde iyi birer örnek olarak duruyor. Tabii bu kılavuzların bu alanın doğası gereği sürekli güncellenmesi de gerekiyor. Dolayısıyla sektörün Türkiye’deki öncülerinin, ciddi kazalar yaşamadan, bir an önce sosyal medya kullanım ilkelerini yayımlayıp etkili bir şekilde uygulaması gerekir.
İlk kuralı ben söyleyeyim isterseniz: “Televizyona çıkıp canlı yayında söylemeyeceğin hiçbir şeyi, sosyal medyada da söyleme…” Kaç gazeteci bu kurala uyuyor sizce?
F. Demirel: Evet, bahsettiğiniz kişilerin sıradan bir vatandaştan daha fazla sorumluluğu var, tıpkı sanatçılar gibi. Ancak onlar da Twitter’da kendi şöhretini genişletme çabası ve yukarıda bahsettiğiniz içgüdüsel eğilimler içinde gibi olabilirler. Bu durum canlı yayınlara yansıyan çeşitli sonuçlar doğurabilir ancak gazetecilerin kişisel profillerini istekleri doğrultusunda kullanması tamamen yanlış mı?
F. Uyanık: Sosyal medya söz konusu olduğunda, pek çok yerde olduğu gibi, doğru ve yanlış izafi kavramlar. Bunların tanımlarına kişiler ve kurumlar karar vermeli. Ancak şurası kesin: Bir kurumun çatısı altında çalışan kişi, kendi ismini ve kimliğini açıkça ifade ettiği sürece, o kurumun sosyal medya ilkelerine uymalıdır. Uzun uzadıya tarif etmeye gerek yok: “Televizyonda söylenemeyecek” bir ifadeyi oraya yazmamak gerekir. Özellikle gazetecilerin uyması gereken ana kural bu. İlla kazalar yapıp Twitter hesabını kapatmak zorunda kalmadan da bu mecralarda gazeteci olarak var olunabilir. Bunun yolu da biraz “ağzından çıkan lafı kulağının duymasından” geçiyor.
F. Demirel: Siz kurallara uyan bir gazeteci misiniz? Farklı bir işiniz olsa daha fazla şey mi ifade ederdiniz Twitter’da?
F. Uyanık: Evet, gazetecilik yaparken de kurumsal iletişimle uğraşırken de sosyal medyada dile getirdiğiniz görüşlerinizde belli hassasiyetleri dikkate almanız şart. Gazetecileri bu konuda bağlayan ana ilke değişmiş değil: Bu da çok net bir şekilde tarafsızlık gereği. Kurumsal çalışanları bağlayan ana ilke ise kurumsal bağlantılar ve varsa tanık oldukları “aile sırları”. Bu sınırlar dışında aslında özgürsünüz. Ama bu, mesleğiniz ve toplumdaki yeriniz ne olursa olsun, genel nezaket kuralları ve “siyaseten doğru” bir dil kullanımı gereğini ortadan kaldırmıyor.
Bu ortamlarda kendi isimlerini kullandıkları halde, oraya her aklına geleni yazanları anlayamıyorum. O yazdıklarınız oradan silinmiyor. Seneler sonra bile karşınıza çıkabilir bunlar. Kaybolup gitse bile insanların zihinlerinden silinmeyecektir. İki düşünüp bir yazmak lazım. Gördüğüm bazı örnekler benim bu ortamlarda daha fazla yazıp çizmekten ziyade daha temkinli olmamı beraberinde getiriyor. Kişisel normlarım da bu yönde evriliyor yani.
F. Demirel: Twitter’da Türkçe kullanımına dair hatalar paylaştığınızı görüyorum. SMS ve anlık sohbetlerden sonra sosyal medya da Türkçe’yi (ve diğer dilleri) olumsuz etkiliyor olabilir mi?
F. Uyanik: Bu düzeltme merakı, bir süre sunuculuk yapmış olan pek çok kimsede var olan mesleki bir defo galiba. Bundan sıyrılmaya çalışıyorum aslında. “SMS ve sosyal medya gibi diğer araçlar Türkçe’yi bozuyor” demek ise aracın (medium) rolünü abartmak gibi geliyor. Türkçe (ve diğer diller) eğer bozuluyorsa bunun toplumsal nedenleri vardır: Eğitim sistemi gibi. Bilgisayar ve cep telefonu merakının bizleri daha az okumaya yönelttiği iddia edilebilir. Ama buradaki suçlu telefon ya da bilgisayarın kendisi değil en nihayetinde. Kullanılan aracın doğası kısa ve hızlı ifadeleri zorunlu kıldığı için epeyce bir kısaltma hayatımıza girmiş olabilir. Buradaki sorun ise Türkçe kısaltmalardan ziyade, Türkçesi mevcut olan ifadelerin İngilizcelerini tercih etmeye başlıyor olmamız: “SMS”, “ok” gibi kelimeler bunlar. Evet “Araç mesajdır”, ama her başımız sıkıştığında aracı suçlamak, sorumluluktan kaçmaktan başka birşey değil.
F. Demirel: UNDP olarak Twitter ve Facebook’ta aktifsiniz. Kurumsal düzeyde sosyal medyayı kullanırken nelere dikkat ediyorsunuz?
F. Uyanık: BM Kalkınma Programı yani UNDP’nin Türkiye’deki Facebook kullanıcılarının en az yüzde 37’si 25-34 yaş aralığında. Kullanıcılarımızın en az yüzde 29’u ise 18-24 yaş arasında. Yani çok genç takipçilerimiz var. Bu kullanıcıların medya tüketme eğilimleri yüksek. Yani resimsiz ya da videosuz bir mesajın yerine ulaşma ihtimali düşük. Twitter’a baktığınızda ise köşeli bir dille kaleme alınmış bir mesajın “retweet” edilmesi pek mümkün değil.
Dolayısıyla bizim yapmaya çalıştığımız, iktisadi ve insani gelişme gibi bir konu başlığının kapsamına giren, normalde kolay tüketilmeyebilecek mesajları rahat algılanabilen yeni mesajlara dönüştürmek. Bu mesajlar yoluyla kullanıcıları bunaltmadan, toplumdaki kalkınma sorunları hakkında düşünmeye sevk etmeyi hedefliyoruz. Bu konular hakkında detay isteyenleri ise ilgili sayfalara yönlendiriyoruz. Her ay yayımladığımız e-bülten ve sesli/görüntülü podcastlarımız da bu sayede ummadığımız kadar farklı alıcılara ulaşıyor.
Genç kullanıcıların ilgisini çekebilecek bazı iş ilanlarını ve diğer BM kuruluşlarının (örneğin UNICEF’in Afrika’ya yardım kampanyası gibi) önemli mesajlarını da Facebook ve Twitter üzerinden aktarıyoruz ve çok ciddi geri dönüşler alıyoruz.
Friendfeed, Youtube, Flickr gibi kanallar ise doğaları gereği mesajdan ziyade medya paylaşımına hizmet ediyor ancak bunların da özenli yönetilmesi şart. Örneğin yayımladığınız bir videonun ya da bir ses bandının detaylı içerik bilgileri, bir fotoğrafın tarih ve kişi bilgileri içermesi gibi ayrıntılara dikkat etmek gerekiyor. Uzun ve karmaşık kurgulanmış ya da teknik bilgi içeren yazı, ses ve videolar daha az tüketiliyor.
Bu arada vurgulamak gerekir: Merkezi New York’ta bulunan UNDP’nin sürekli güncellenen, kapsamlı bir sosyal medya kullanım kılavuzu var. Bu kılavuz, sosyal medyanın kurumsal kullanımı ve bu mecraları çalışanların kullanımına dair pek çok soruya yanıt veriyor.
F. Demirel: Sizinkileri saymazsak ben de Türkiye’de henüz benzer kılavuzlar görmüş değilim, bu konuda geleneksel medyanın adım atması gerektiği kadar belki bize de görev düşüyor.
Biraz kişisel tarafa geçelim. Sizi de Twitter’da bulmak mümkün. Twitter sizin için ne ifade ediyor, bahsettiğiniz kuralları dikkate alıyor musunuz?
F. Uyanık: Facebook ve Twitter ile Londra’da yaşadığım dönemde tanışmıştım. Her ikisinin de Türkiye’de popülerleşmesi uzun sürmedi. Facebook’un daha kolay kavranan ve daha tiryakilik yaratan bir durumu vardı belki ilk bakışta. 2007 sonlarında tanıştığımda bendeki etkisi de bu şekilde oldu. Ancak “arkadaş” sayım giderek artmaya başlayınca Facebook üzerinde daha az yazı, resim, link paylaşmaya başladım. Garip bir ters orantı…
Twitter hesabımı ise Kasım 2008’de açtım. Ancak sık kullanmaya başlamam 2009 Şubat-Mart aylarına rastlıyor. O aylarda Twitter İngiltere’de bir fenomene dönüşmeye başlamıştı. Türkiye’deki “Twitter patlaması” ise 2010’a denk geliyor. Twitter sonrasında Facebook kullanımım çok azaldı. Türkiye’den ve dünyadan doğru kişileri takip ediyorsanız Twitter’ın hayata yepyeni bir pencere açtığı söylenebilir. İlgi alanlarınızda dünyayı takip etmek hiç bu kadar kolay olmamıştı. İlgi alanınız dahilindeki ciddi bir haberi kaçırmanıza, o haberle ilgili farklı perspektiflerden mahrum kalmanıza artık neredeyse imkan yok.
Ancak galiba Twitter ve diğerlerini bu kadar göklere çıkarmanın da sorunlu tarafları var. Bu araçların zamanımızı çaldığı doğru. En basitinden her birimize birer akıllı telefon aldırmak gibi bir tüketim propagandası içerdiği de doğru. Elbette dozajı ne ölçekte olursa olsun röntgen ve teşhirin de potansiyel olarak sorunlu tarafları var. Benim Twitter’ı kişisel kullanımım giderek azalıyor. En azından mesajlarımın içeriği artık daha anonim. Çoğu zaman da geriye dönük olarak bazı kişisel içerikli mesajlarımı siliyorum. Bir oda kalabalıklaştıkça uluorta konuşmayıp yanındakine fısıldamaya başlamak gibi bir durum bu herhalde. Sanıyorum herkesin kendini bu ortamlara ve onların kendi içindeki değişimine adapte etmek için kullandığı farklı yöntemler var.
F. Demirel: Peki bu odadaki kişiler sizce ne kadarı kurgusal? Slavoj Zizek ile internetin kurgusal boyutunu konuşmuştunuz. Bugünkü durumu nasıl yorumlanabilir?
F. Uyanık: Zizek’e göre enteresan bir şekilde çevrimiçi kişiliklerden ziyade günlük hayattaki kişiliklerimiz kurgusal. Eğer bir kimse internette gerçek kimliğini gizliyorsa çoğu kez aslında kişiliğinin derinliklerinde yatan öz benliğine konuşma fırsatı tanımış oluyor.
İnsanlar esasen internette kimliklerini gizlemedikleri zamanlarda kurguya yöneliyor. Herkes (aynen günlük hayatta olduğu gibi) aslında ne kadar da güzel-yakışıklı, komik, eğlenceli, bilge bir kimse olduğu mesajını vermeye çalışıyor. Facebook’taki profil fotoğrafları ya da paylaşılan linklerde hep bu alt metin var aslında. Diyelim ki görülmek istemediğiniz bir mekanda iseniz Foursquare’e giriş yapmıyorsunuz. Yani internette kimliğini açıklayan insanlar “olduğu” değil, “olmak istediği”/”olduğuna inandığı” insanı “oynuyor”; kimliğini açıklamayanlar ise daha “gerçekçi” davranabiliyor. Tabii bu ikinci önerme de tartışılabilir.
Tüm bu karmaşa içinde “iyi” bir haber varsa o da şu: Youtube videolarının altında yorum olarak gördüğünüz ırkçı, cinsiyetçi, kaba saba dil, çoğu kez gerçek kişilere değil, bastırılmış kişiliklere ait. O mesajları yazanlardan biri yan dairenizde oturan nazik beyefendi de olabilir. Belki de Youtube’da küfredebilmesi sayesinde daha zararsız bir insanla karşı karşıyasınız.
F. Demirel: Bir ara sosyal medya diyeti yaptınız. Onun amacı neydi?
F. Uyanık:  İki kez “planlı sosyal medya orucuna” girdim. Her ikisi de doktora tezimle ilgiliydi. 2010 başında tezin okumaları için bir süre kendimi tüm bu araçlardan mahrum bırakmıştım. 2011 ortasında da bu kez tezimin ilk kapsamlı taslağını yazarken aynı yola başvurdum. Kendimi haftalarca eve kapadım ve bu sene yaz sağ olsun çok geç geldi. Yöntemin çok işe yaradığını söyleyebilirim…
F.Demirel: Paylaşımlarınız için çok teşekkürler. Sosyal medya ve yeni medya düzenini tekrar konuşmak üzere son olarak neler söylemek istersiniz?
F. Uyanık:  Son olarak, az önce bahsettiğim sosyal medya diyetinin sonlarına doğru zaman zaman sıkılarak Twitter’a girip yazılanları okuduğumu itiraf etmek isterim!